Özlenen Rehber Dergisi

151.Sayı

Yunus Emre Hazretlerinin Tasavvufî Anlayışı

Hakan Burgaz Özlenen Rehber Dergisi 151. Sayı
Yunus Emre’nin en mühim vasfı ’aşık olması’dır. Aşk yoluyla hayatını şekillendirmiş bir mutasavvıftır. Onun hayatına kalbinde yaşadığı derin aşk yön verir. Aşkı, Sünnet ve Hz. Kur’ân’a tabi olarak yaşayan Yunus’a göre; insan geçici ve kalıcı varlık sıfatlarını birlikte yaşamalıdır. İnsan geçici ve fani vasıflarını bırakıp kalıcı olanlara yapışmalıdır. Zira insanı insan edecek, yükseltecek ve yüceltecek olan kalıcı vasıflardır. Bunlarla insan Allah’ın rızasına ulaşır. Allah’ın rahmet ve mağfiretine kavuşur. Geçici varlık ve vasıflar ise, insan ile Allah (c.c.) arasında bir perdedir. Bu perdeyi yırtmadan Allah’a ulaşmak da mümkün değildir. Allah’a ulaşmanın yolu Yunus’a göre; insanın yeryüzündeki kötülüklerden, çirkinliklerden, çiğliklerden arınması, nefsini yenerek benliğini öldürmesiyle, kendini ilâhî aşka vermesiyle sağlanabilir.
Yunus Emre’nin bu anlayışını şekillendiren şüphesiz ki kıymetli mürşidi vasıtası ile Allah (c.c.)’dur. Yunus’un, mürşidinin sohbetine ilk katılışında hocasından işittiği sözler Yunus Emre’nin tasavvufî anlayışıyla paraleldir. Yunus Emre’nin işittiği sözler ise şu şekildedir:
’Bilesiniz ki, Allah’ı tanımak nefsini tanımakla olur. Allah’a ulaşmak 2 adımdır. İlkinde nefsine basan ikincisinde Allah’a vasıl olur. Nefsini bilen Rabbini de bilir. Dünya hayatı imtihandan başka bir şey değildir. İnsanın başına gelen her şey, içine düştüğü her durum insanın içinde olan aslını ortaya çıkarmaktan başka bir şey değildir. Zenginlik, fakirlik, sağlık ve hastalık hepsi Allah’tandır ve sadece insanı sınamak içindir. Saadet, kızgınlık ve hoşnutluk her şey imtihan içindir. İşte bunun sırrına varanlar daima hoşnutluk içindedirler. Çünkü bilirler ki güldüren de O’dur ağlatan da, her şey O’nundur ve bir gün biz de O’na döneceğiz.
Ey aziz! Sen bir yolcusun ve yolcu yolunda gerek, ta ülfet ve üns sultanının tatlı nağmelerini duyuncaya kadar yoluna devam et, ondan sonra olacaklar kendiliğinden olur. Bülbüller öter, gönül dilleri nağmeler söyler, cezbe şimşekleri çakar, rahmetler yağar. Rabbiniz Gafur’dur ve rahmet sahibidir. Sabır ağaçlarının dallarında yemişler görünmeye başlar hem de tam olgun. Cenâb- ı Hak bizleri de sizleri de bitip tükenmesi olmayan nimetlerden ihsan eylesin! Âmin!’
Kıymetli mürşidinin bu kıymetli sözleri tasavvufî ışıkta ilerleyecek olan Yunus Emre’nin yaşantısına ve bunun ekseninde şiirlerine de şekil vermiştir. Yunus, bu kıymetli sohbetlerde pişerken şu dörtlüğü dile getirmiştir:

’Bir elif tahsil eden münezzehtir ilimden
Endişe ikliminde niçin düşüp gezersin?
Dört kitabın manası bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır?’

Yunus Emre Hazretleri bu gibi söyleyişleri, en büyük bilginin cahili olduktan sonra okumanın ne faydası olabilir düşüncesiyle ele almıştır. Bir diğer ifade ile ilim, Allah’ı tanımak ve rızasını elde edebilmek ve ihlâslı bir aşkı yaşamak için ancak bir vasıtadır.
Tasavvuf Edebiyatı’na yazmış olduğu şiirleri ile sağlamış olduğu katkı yadsınamayacak olan Yunus Emre’nin tasavvuf yolcusunun gönüllere hitap etmesi gerektiği anlayışıyla şiirler yazarken birçok mutasavvıfın sözlerine benzer şiirler dile getirmiştir. Şems-i Tebrîzî Hazretlerinin: ’Kapımıza değil, gönlümüze vuran buyursun!’ sözleriyle paralel öğütlerle gönülleri aydınlatmıştır.
Gönül kitabından okuyan ve gönlünü Hak sevgisiyle doyuran ve dolduran, hangi lüzumsuz bilgiden kemâlât bekleyecektir? O gönül kitabı ki, Yunus’a göre, yedi deniz mürekkep olsa, yazmaya yetişmezdi:

’Ben bir kitap okudum kalem onu yazmadı
Mürekkep eyleyeydim yetmeye yedi deniz.’

Yunus Emre’nin şiirlerini, vermek istediği mesajları ve öğütleri kısaca ifade etmeye çalıştık. Öyle ya! Gönlünü Mevla ile bir edenlere gönlünü bağlayanların gönül sohbetini hangi kalem, hangi dil ifşa edebilir ki?..
Yunus Emre’nin günümüzde anlaşılamaz hale geldiği bir hakikattir. Bunun sebebi ise Tasavvuf Edebiyatı üzerine yapılan araştırmalarda Yunus Emre’nin şiirlerinden alıntılar, sadece araştırma yapan kişilerin kendi kısır ilimleriyle şekillendirdikleri düşüncelerini kabul ettirme niyetiyle yapılmıştır. Bu düşünceyle oluşturulan eserler sadece eseri ele alan kişilerin düşüncelerinden ileriye gidememektedir. Bunun sonucunda da okuyucu Yunus Emre’yi tanımaktan mahrum kalmıştır. Bu durumu, anlaşılamayan başka bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur’u örnek göstererek açıklayabiliriz. Hallac-ı Mansur anlaşılamadığından dolayı darağacına getirildiği zaman halk tarafından taşlanmış, derin yaralar almış ve yüzü kan içinde kalmıştı. Bu taşların vermiş olduğu acılara rağmen hiçbir inlemeye ve itiraza yönelmeyen Hallac-ı Mansur gülümsemiş, fakat bir kişinin atmış olduğu gül üzerine inleyen Hallac-ı Mansur’un bu hali de anlaşılamamıştır. Necip Fazıl Kısakürek yaşanmış olan bu sahneyi şu şekilde terennüm etmiştir:

’Mercan mercan ufuk dudağında kan
İnci inci soluk şakağında ter
Ne baş yedi, ne kan içti bu meydan!
Bu meydan âşıktan canını ister

Tatlıydı akrebin sana kıskacı
Acıya, acıda buldun ilacı
Diyordun, geldikçe üst üste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.

Sana taş attılar, sen gülümsedin
Dervişin bir çiçek attı, inledin
Bağrımı delmeye taş yetmez dedin
Halden anlayanın bir gülü yeter!’

Bu sözler anlaşılamayan bir mutasavvıf için söylenmektedir. Günümüzde ise Yunus Emre’nin anlaşıldığı düşüncesi hâkimdir fakat Yunus Emre’yi anlayabilen kütüphaneler dolusu kitap okuyan değil, aynı güle sevdalı olan bülbül olduğunu belirtmemiz gerekir. Yunus Emre’nin derin duygulara kapılması ve bu duygular ile şiirler yazması mürşidi ile olmuştur. Yunus Emre’nin bilinmezlik yollarına açılan kapısının anahtarı olan mürşidine sevgisini belirtmek ise imkânsızdır. Fakat kısaca mürşidi hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır.
Yunus Emre’nin yaşamış olduğu yüzyıla ait bilgiler yetersizdir. Yunus Emre’nin bir mürşidi olduğu açıktır fakat mürşidinin adı ’Tapduk Emre’ mi, yoksa ismi belli olmayan bir mürşit mi? Bu konuya kısaca değinelim.
Yunus Emre’nin şiirlerinde sıkça ’Tapduk’ kelimesi geçmektedir. Tapduk mürşit, bir insan mıdır yoksa doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak mıdır? Yunus, Hz. Allah’ı andığında Tapduk demektedir. Tapduğumuz sözü, ’Mabudumuz, İlâhımız, Rabbimiz’ demektir. Tapmak kelimesi ’ibadet etmek, kulluk etmek’ anlamlarına gelmektedir. Yunus Emre ’Tapduk’ kelimesini Allah’a (c.c.) kulluk mahiyetinde kullandığını gösteren birçok beyit vardır. Bu beyitlerin Allah’a (c.c.) söylendiğinin görülmesinde yeterli olacaktır:

Tapduğuna secde kıl sen
Sana vuslat gerek ise

***

Halka Tapduk mânisin
Saçtık elhamdülillah

***

Yunus sen Tapduğuna kıl dualar
Dime kim ’Ne kılam bu aşk elinden?’

***

Yunus Hakk’a bilişeli
Can u gönül verişeli
Şol Tapduğa erişeli
Gözlerimi açar oldum.

Yunus Emre’nin tasavvufî anlayışında; Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) uyarak ve derin bir sevgi yaşayarak, bu derin sevgiler içinde de nefsine galip gelerek Allah’ın (c.c.) rızasına kavuşulur. Günümüzde yapılan araştırmalarda Yunus’un; Şeriat, Sünnet, Peygamber, Kur’an ve Sahabe-i Kiram isimlerinin şiirlerinde yer almasına karşın bu şiirleri görmezden gelmekte birer uzman olan sözde araştırmacılar Yunus Emre’nin Kur’an ve Sünnet’e tabi olmadan yaşadığı, Sahabe-i Kiramla herhangi bir bağı olmadığı ve Şeriat kelimesini kullanmanın tehlikeli olduğu düşüncesiyle bağımsız bir mutasavvıf meydana getirme düşünceleri Yunus Emre’nin şiirlerine takılmıştır. Peygamber Efendimize uymanın önemini Âşık Yunus şu dörtlükle ifade eder:

Âşık Yunus neyler dünyada sensiz
Sen hak peygambersin şeksiz gümansız
Sana uymayanlar gider imansız
Adı güzel kendi güzel Muhammed

***

Yunus metheyledi seni dillerde
Sevilirsin hem bütün gönüllerde
Ağlayı ağlayı gurbet ellerde
Yâ Muhammed canım arzular seni

Peygamber Efendimizin her bir sünnetine sıkıca tutunup onun yaşantısından dersler çıkararak rıza kapısından geçilebileceğini kavramanın önemine Yunus Emre yukarıda vermiş olduğumuz örnek şiirlerde olduğu gibi sıkça değinmiştir. Yine Yunus Emre’nin şeriatı yaşamanın önemini belirten şiirlerinden örnekler vereceğiz. Marifet ve hakikat’e, şeriatı yaşayarak ulaşılabileceğini Yunus Emre şu dörtlükle ele almıştır:

Şer’ ile hakikatin vasfını aydam sana
Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır
Hakikat bir denizdir, şeriattır gemisi
Çoklar girdi gemiye, denize dalmadılar

***

Şeriat, tarikat yoldur varana
Marifet, hakikat andan içeru

Yunus Emre, sadece Peygamberimize değil, onun en yakını olmuş, dinimize canlarıyla ve mallarıyla hizmet etmiş Sahabe-i Kiram’a da seslenir. Şiirlerinde sık sık onlara duyduğu sevgiyi dile getirir.

Ömer ü Osman, Ali
Mustafa yârenleri
Bu dördünün ulusu
Ebubekir Sıddîk’dır

***

Ebu Bekr ü Ömer din uluları
Aliyyü’l-Murtaza, Osman benimdir.

Daha birçok buna benzer şiirler ele alan Yunus, tasavvufî anlayışını bütün gerçekliği ile ortaya koymuştur. Yunus Emre’yi anlamak isteyenlere ve aynı duyguları yaşamak isteyenlere aslında Yunus’un bir mesajı var:
’Beni anlamak isteyenler Şeriat’a uysun, Peygamberimize tabi olsun ve ashabını çok sevsin ki beni anlasın.’
Bu sözler, Yunus Emre’yi objektif olarak inceleyen kişilerin ulaşacağı kesin bir sonuçtur. Yazımızı Yunus Emre’nin tasavvufî yolcuların önünü kesen büyük tehlike olan dünyaya karşı uyarılarına yer vererek bitireceğiz. Dünya yalandır ve gelip geçicidir. Yunus’a göre, ahirete bakmayan cihetiyle dünya bir yalandan ibarettir. Bu yalan dünyaya metelik vermez ve seslenir:

Yürü, yürü yalan dünya
Yalan dünya değil misin?
Yedi kere ıssız kalıp
Dolan dünya değil misin?

Ateş bıraktı özüme
Duman girdi gözüme
Bu gözle benim yüzüme
Gülen dünya değil misin?

Yunus için dünya, o kadar yalandır ki, onda yaşanan hayat ya yel, ya da hayale benzer. Adeta varla yok arası bir şeydir ve vefasızdır.

(Yazımızda, Yunus Emre’nin tasavvufî anlayışı, bu anlayışa yön veren düsturlar, hakkında bilinmeyenlere günümüz insanlarına tavsiyeleri ve uyarılarına özenli bir araştırma ile yer verilmiştir.)

Faydalanılan Kaynaklar:
1-Vakkasoğlu Vehbi, Yunus Emre Hayatı, Eserleri ve Bütün Şiirleri, Nesil Yayınları, 18. Baskı (Haziran 2012), İstanbul.
2- Prof. Dr. F. Kadri Timurtaş, Hayat Tarihi, 1967, Sayı:5.
3- Yunus Emre Türkçe Divanı.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.