Özlenen Rehber Dergisi

159.Sayı

İslam'ın Bir Esası: 'Oruç'

Ethem KARLI Özlenen Rehber Dergisi 159. Sayı
İbni Ömer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ’İslâm beş (temel) üzere bina edilmiştir: Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet et­mek, namaz kılmak, zekât vermek, hac(cetmek) ve Ramazan (ayı) orucu tutmak.’1
Bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek anlamına gelen oruç ibadetinin değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde var olduğu görülmektedir. Bazılarına göre belirli bir süre, yeme, içme ve münasebetten uzak durma; bazılarına göre perhiz yapma, belirli yiyecekleri yememe; diğer bazılarına göre de sükut etme gibi şekillerde yerine getirilir. Tevbe maksadıyla oruç tutanlar olduğu gibi kefaret, arınma ve matem amacıyla oruç tutanlar da bulunmaktadır. Kur’an Kerim’de geçmiş ümmetlerde orucun farz kılındığı2 haber verilerek orucun vazgeçilmez kadim bir ibadet olduğuna işaret edilmiştir.
İslam tarihinde Peygamberimiz ve müminlerin tuttukları ilk oruç Aşure orucudur. İbn-i Abbâs (r.a.)’dn rivayet edildiğine göre ise şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) Medine’ye geldi de Yahudileri aşûra günü oruç tutarken buldu. Kendilerine bunun sebebi soruldu. Dediler ki: ’Bu gün Allah’ın, Musa ile Benî İsrail’i Fir’avuna karşı muzaffer kıldığı gündür. İşte biz (bu gün), onu ta’zim için oruç tutuyoruz.’ dediler. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.): ’Biz, Musa’ya sizden daha evlâyız.’ buyurdu ve o gün oruç tutulmasını emretti.3
Allah Rasûlü ile birlikte Müslümanlar da Ramazan orucunun farz kılındığı zamana kadar Aşure orucu tutarlardı. Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra artık Aşure orucunu tutmak, insanın arzusuna bırakıldı.
Âişe (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: ’Aşura günü orucunu Câhiliye devrinde Kureyş tutar idi. (Hicretten evvel) Rasûlullah da o (günde) oruç tutar idi. Medine’ye geldiği zaman da o (günde) oruç tuttu ve (sahâbîlerine de) o (günde) oruç tutmayı emretti. (İkinci sene) Rama­zân (orucu) farz kılınınca âşûrâ günü (orucunu) terk etti. Artık isteyen o (günde) oruç tuttu, dileyen de onu terk etti.’4
Medine yıllarında Hz. Peygamber ve ashabı oruç ibadetini bu şekilde yerine getirirlerken, Ramazan orucunu emreden ilk ayetler inmiştir; ’Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.’5
Oruç ayetindeki, ’ve alellezîne yutîkunehu ’ (oruca gücü yetmeyenler) ifadesi, hem oruca güç yetiremeyenler hem de zorlukla güç yetirenler anlamına gelmektedir. Bu nedenle ilk zamanlarda Sahabe-i Kiram’dan dileyen oruç tutmuş, dileyen ise tutmamış ve bunun yerine tutmadıkları gün sayısınca fidye vermiştir. Daha sonra ise, ’…içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin…’ ayetiyle oruç ibadeti Ramazan ayına erişen herkes için farz kılınmıştır. Böylece bir önceki ayette de belirtilen yolculuk ve hastalık durumu dikkate alınmış ve bu durumdaki kişilerin sıhhate veya yurduna kavuştuklarında orucu kaza etmelerine ruhsat verilmiştir. Yine oruç tutamayacak kadar güçsüz ve yaşlı olanların tutamadıkları günler karşılığında fakirleri doyurmalarını ilişkin, izin geçerliliğini korumuştur. Bunun yanında bazı hadislere göre, ’Allah, yolcudan namazın yarısını ve (yolculuk esnasında) oruç yükümlülüğünü kaldırmıştır. Hamile ve çocuk emziren kadınlara da (daha sonra tutmaları için) ruhsat vermiştir.’6 Buna göre Ramazan’da hasta olanlar, hamile ve emziren bayanlar tutamadıkları günleri Ramazan’dan sonra kaza ederler. Oruç tutmayacak kadar yaşlanmış veya iyileşmesi söz konusu olmayan hastalar ise oruç tutmanın manevi zevkinden mahrum olmaktadırlar. Onların bu mahrumiyetini kısmen de olsa telafi etmek için yüce Allah fidye vermelerini emretmiştir.
Oruç ibadetinde üçüncü bir değişiklik daha yapılmıştır. İlk zamanlarda Ramazan orucu tutanlar gece uyumadıkları müddetçe yiyebiliyor, içebiliyor, eşleriyle birlikte olabiliyorlardı . Ama uyuduklarında bu fiiller kendilerine sonraki günün akşamına kadar haram oluyordu. Bir gün Kays b. Sırma adındaki Sahabî yorgun argın evine geldi. Namazını kıldıktan sonra uyuyup kaldı. Uyandığında sabah olmuştu. O zamanki uygulamaya göre, gecenin bir vakti uyduğunda artık bir şey yiyip içilemiyordu. Kays yorgunluğunun üstüne aç bir halde sabahladı. Sabah Peygamberimize gelerek olup biteni anlattı, yorgunluğun ve açlığın üstüne iftar edemeden ikinci günü orucuna başladığını söyledi.7 Benzer bir olay da Hz. Ömer efendimizin başına gelmişti.8 Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu ayeti indirdi: ’Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, kendinize zulüm etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye ayetlerini insanlara böylece açıklar.’9 Bu ayetle artık Ramazan orucu bu günkü şeklini almış oluyordu.
Bu ayetlerin inişinden sonra Sahabe-i Kiram’dan bazıları ilk zamanlarda imsak vaktinin tam olarak ne zaman olduğu konusunda tereddüt yaşadılar. Ayetteki beyaz ve siyah iplik ifadelerinden ne kasdedildiğini tam olarak anlayamadılar. Onlardan imsak vaktinin gerçekten siyah ve beyaz ipliklerle belirlenebileceği kanaatinde olan, beyaz ve siyah ipliği yastığının altına koyanlar da vardı.10 Kaynaklarımızda bu konu ile ilgili aktarılan bilgiler Sahabe’nin bu konudaki ilginç girişimlerini ve Peygamber Efendimizin onları kırmadan gücendirmeden nasıl eğittiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Adiy b. Hâtim (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: ’Yâ Rasûlallah! ’Beyaz ipliğin siyah iplikten ayrılması’ nedir, onlar iki iplik midir?’ dedim. (Rasûlullah): ’İki ipliğe baktı isen sen gerçekten kalın enselisin.’ buyurdu. Sonra da: ’Hayır, bilakis o, gecenin karanlığı ve gündüzün beyazlığıdır.’ buyurdu.11
İslam’ın beş esasından biri olan orucun sevabı çoktur melekler yazamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak: ’(Oruç tutan) yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk eder. Oruç benim içindir. Onun mükâfatını da ben veririm. Hâlbuki iyiliğin (karşılığı en az) on misliyle karşılık görür. (Oruç ise bundan müstesnadır.)’12
Bu itibarla oruç, kullar için tabiri caizse ’açık çek’ gibidir. Bir mü’min en azından İslam’ın bu beş esasını tamamlama gayretinde olmalıdır. Kelime-i şehadeti kalpten iman ederek getirmeli, İslam’ın anahtarı namazının kazaları varsa tamamlamalı, zekatını, borcunu hesap ettiği gibi hesap etmeli, hac için kayıt yaptırıp hazırlanmalı ve oruç kazalarını da varsa bir bir tutmalıdır.
Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: ’Oruç sabrın yarısıdır.’13 Diğer bir rivayette de: ’İman iki kısımdır (yarımdır): Yarısı sabırda, yarısı da şükürdedir.’14 Buna göre orucun imanın dörtte biri olduğu sabit olmuştur. Yüce Rabbimiz Zümer suresi 10. ayette: ’Ancak sabredenlere mükafatı hesapsız verilecektir.’ buyuruyor.
Nefsi hizaya getiren en tesirli ibadet oruçtur. Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz: ’Muhakkak ki her şeyin bir kapısı vardır. Şüphesiz ki ibadetin kapısı da oruçtur.’15 buyurmaktadır.

(Endnotes)
1 Buhârî, Îmân, 2.
2 el-Bakara, 2/183.
3 Müslim, Sıyâm 19.
4 Buhârî, Savm 69.
5 el-Bakara, 2/183-184.
6 Nesâî, Sıyâm, 51.
7 Buhârî, Savm, 15.
8 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, s. 247.
9 el-Bakara, 2/187.
10 Buhârî, Tefsir (Bakara).
11 Buhârî, Tefsir, 28.
12 Buhârî, Savm, 2.
13 Tirmizî, Daavât, 92.
14 Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, Bab:70, c.7, s.123, h.no:9715.
15 İbnü’l-Mübârak, ez-Zühdü Ve’r-Rakâik, Dâru’l-Mi’râci’d-Devliyye, Riyad, 1995, II, s. 829, h.no:1100.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.