Özlenen Rehber Dergisi

87.Sayı

Aile Açısından Kültür Emperyalizmi, Yozlaşan Değerler ve Artan Suç Oranları...

Sema Betül ŞENTÜRK Özlenen Rehber Dergisi 87. Sayı
Kültür Emperyalizmi;
Emperyalizm, ya da diğer ismiyle yayılmacılık bilinen en kaba tarifle; bir milletin, başka bir milleti, siyasi ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması ya da yayılmayı istemesi anlamına gelmektedir.
Emperyalizmin bir yöntemi olan kültür emperyalizmi ise, en basit tanımıyla bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Bu, uzun soluklu bir harekettir ve nesiller boyu sürer. Buradaki temel amaç, insanların örgütlenmelerini engellemek; geleceği ve geçmişi önemsemeyen sadece gününü yaşamayı amaçlayan insan tipi meydana getirmektir. Bu insanlar, tepkileri ve zevkleri önceden öngörülebilen, dolayısıyla kontrol altında tutulabilen kitlelerdir. Kültür emperyalizminin hedefinde olan toplumlarda en kolay etki altına alınabilecek kitle elbette ki en savunmasız olan çocuklardır. Çocukluk dönemi, aynı zamanda kimliğin kazanıldığı döneme de karşılık gelir ki, bu dönemde kazanılan alışkanlıkların değiştirilmesi oldukça zordur. Arzu edilen, çocuklarımızın bu dönemde sağlam bir kimlik duygusu geliştirebilmesidir. Ruhsal gelişimi sırasında bazı çelişkiler yaşayan çocuğun, anne-babayı mı yoksa kitle iletişim araçlarında sunulan kişileri mi örnek alacağı konusunda tereddütleri vardır. Günümüzde üçüncü bir ebeveyn yerini alan televizyon ve internet, kimi zaman çocuk eğitiminde anne ve babadan daha etkili olabilmektedir. Bilimselliği tartışılamayacak bu gerçeğin farkında olan küresel güçler, psikolojik temelli savaşlarını bu eksende yürütmekten geri durmamaktadır. Bu gibi güçler, geleceğin kuşaklarının kafa yapısını, hayali kahramanlar, uyduruk modalar oluşturarak şekillendirmeye; çocuğun zaten problemli olduğu ergenlik dönemlerinde sözde çözümler sunarak kültürel temelini bozmaya çalışmaktadır.
Çocukların 3-4 yaşından başlayarak 12-13 yaşına kadar günde ortalama 1-2 saat çizgi film izledikleri, erişkinler için hazırlanan televizyon programlarını da seyrettikleri düşünüldüğünde, yoğun propaganda bombardımanı altında kaldıkları görülür. Yapılan araştırmalar sonucunda da çocukların başta saldırgan davranışlar olmak üzere birçok çizgi film kahramanını taklit ettiği belirlenmiştir. Özellikle erkek çocuklara yönelik filmlerde, kahramanların kullandığı araç ve gereçlerin daha çok silahlar olduğu dikkat çekmektedir. Kız çocuklarına yönelik filmlerde de moda, müzik ve gösteriş ön plana çıkarılmakta, zihinlere, bunları kullanabildikleri ölçüde güçlü olabildikleri/olabilecekleri işlenmektedir.
Televizyon sektöründeki genişlemenin ya da büyümenin sonucunda sadece çocuk programlarının içerik ve süreleri arttırılmakla kalmamış, ayrıca geçtiğimiz son on yıl içinde dünyanın tüm sanayi ülkelerinde başlı başına televizyon çocuk kanalları da oluşturulmuştur. Ancak bu kanallarda çocuk programı olarak gösterilen programların çocuklara yönelik olup olmadığı; ya da masumiyeti tartışma konusudur. Ülkemizde çocuklara sunulan yayınların büyük bir kısmı, Türk toplumunun değer yargılarından ve bunları yeni nesillere doğru şekilde aktarmaktan uzaktır.
Bütün bunlar kültür emperyalizmi dâhilinde topluma dikte edilen temel unsurlardır. Çünkü artık dini bayramlarda büyüklerin ellerini öpen, saygı ve hürmette noksanlık etmeyen bir kuşak yerine cadılar bayramında maske takan, yılbaşında çam ağacı süsleyip, noel babayı bekleyen, giyiminden konuşmasına, saç kesim modelinden kullandığı eşyalara varıncaya kadar hemen her şeyiyle ithal unsurları vazgeçilmez gören bir nesil yetişiyor.
Kültür emperyalizmi sadece çocuklarımızı değil, genç yaşlı, kadın erkek tüm toplumu hedef almaktadır. Bu sinsi yayılmacılığın araçları daha çok kitle iletişim araçları ve çok uluslu şirketler olmaktadır. Bununla hedeflenen, ülkelerin kültürlerinin zayıflatılması ve emperyalist güçlere hizmet edecek yeni bir kültürün dayatılmasıdır. İşte bu noktada kültürel bozulma karşımıza çıkmaktadır.
Kültürel bozulma; bir kültürün başka bir kültürü kendi içinde eriterek yok etmesidir. Asimilasyon ise, farklı kökenden gelen grupları ve bunların kültür birikimlerini, kimliklerini, baskın yapı içinde eriterek yok etme sürecidir. Asimilasyon, kültür yayılmacılığının gizli ya da açık olarak izlediği zora dayalı politikalar ile gerçekleştirilmeye çalışılabilir. Bu maksatla kullanılan en önemli silah iletişim araçlarıdır.

Ailevî Değerlerin Yozlaşması
Kültürel emperyalizm takdir edilir ki en fazla yozlaşmayı aile unsurunda göstermektedir. Örneğin en bilinen olması hasebiyle kültür dejenerasyonunun aile bireyleri arasında boşanmaları artırıcı bir unsur olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu son derece mühim bir husustur. Çünkü aile, toplumu oluşturan temel yapı taşıdır. Temelde oluşacak bozulma ve dejenerasyon toplumun geneline hâkim olacak ve toplum topyekûn helâke sürüklenecektir. Bu konuyla alâkalı olarak uzmanların serdettikleri görüşler son derece mühimdir. Uzmanlar, suçlu sayısındaki temel artışların dahi aile yapısındaki bozulmadan, boşanmaların ve neticesinde parçalanan ailelerin çokluğundan kaynaklandığını belirtiyor. Bu gerçek bugün için toplumumuzun en birincil sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 1995 yılında 28 bin çift boşanırken bu sayı on yıl sonra yani 2005 yılında 95 bine çıktı.

Boşanma Sayısı ve Boşanma Hızı

Yıl Boşanma Sayısı Boşanma Hızı

2002 95 323 1.38
2003 92 637 1.32
2004 91 022 1.28
2005 95 895 1.33
2006 93 489 1.28
2007 94 219 1.34
www.tuik.gov.tr
http://www.bosanma.eu/index.php?option=com_content&task=view&id=90&Itemid=119

Boşanma davalarının yüzde 93’ü ’şiddetli geçimsizlik’ gerekçesiyle açıldı. Boşanmalar içinde ’kocanın’ alkol bağımlısı olması ve bu nedenle eşini sürekli dövmesi de önemli yer tutuyor. Her yıl artan boşanma olayları sonucu yüz binlerce çocuk parçalanmış ailelerde yetişiyor.
Boşanma hadiselerine temel teşkil edecek bir diğer önemli haslet de aile içi şiddettir. Türk toplumunda aile içi şiddet olayları da gün geçtikçe artıyor. Burada parantez açılması gerekli bir diğer husus da aile içi şiddetin yaşandığı evliliklerin hiç de tahmin edildiği gibi eğitimsiz insanların değil aksine eğitimli, kültürlü(?) insanların gerçekleştirdikleri bir haslet olmasıdır. Yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de her dört kişiden biri aile içi şiddete uğruyor. Şiddet mağdurlarının yüzde 75’ini kadın ve çocuklar oluştururken şiddet uygulayanların yalnızca yüzde 2’si cezalandırılıyor.
Bütün bunlar toplumsal yozlaşmanın toplumun mahremiyeti denilecek aileyi çepeçevre sardığının göstergelerindendir. Kültürel yozlaşma ve asimilasyon aileyi ailevi bağları zayıflatmaktadır. Bu bir toplum açısından son derece mühim unsurdur. Çünkü ailenin zayıflaması demek bir yapının temel taşlarının çürümesi ve kırılgan hâle gelmesi demektir. Bugün aileler gittikçe atom (çekirdek) aileler hâline gelmekte ve aile içi dayanışma en aza inerken bireyler daha çok tehlikeye maruz kalmaktadırlar. Yaşlıların değeri yeterince takdir edilmemekte ve ’gençliğe’ verilen önem adeta abartılmaktadır. Bu daha çok Batı’nın etkisi ile gelişen bir olgudur. Aile içinde kadının rolü değişmekte ve ev ile iş arasında sıkışan kadın özellikle ’geniş aile’ desteğinin azaldığı bu dönemde büyük bir ikileme düşmektedir. Çocuklar için eğitim maratonu, iyi, olgun, aklını ve sağduyusunu doğru kullanan bir kişi yetiştirmek yerine, daha çok robotlar gibi, verileni kavramayan ama devreden, test ve nokta anlatımlara yatkın, dini ve manevi eğitimi pek alamamış, tam olarak da eğitilememiş kişiler yetiştirmek gibi sonuçlar vermektedir. Çocuklar manevi yönden oldukça zayıf yetişirken, toplumda bu durum ’çağdaşlık’ ve ’liberal anlayış’ olarak kabul olunma eğilimine girmiştir. Maneviyatın esasında olan fedakârlık, diğerkâmlık mefhumları kaldırılmakta, azaltılmakta ve kenara itilmektedir. Maneviyat tümü ile zayıflatılmakta ve adeta boşlukta yüzen ve bir taraflara bağlanmaya çalışan, her türlü etkiye açık bir gençlik meydana getirilmektedir.

Artan Suç Oranları
Kültürel asimilasyona ve dejenerasyona tabi tutulan, aldığı bu büyük yaranın üzerine bir de ayakta durmasına dayanak olacak değerlerinin büyük bir yozlaşmaya ve erozyona uğradığı toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin adeta suç makinesi hâline gelmesi kadar doğal bir sonuç olamazdı.
Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre sabıkalı sayısı 8 milyonu, mahkûm sayısı 68 bini geçti. Emniyet’in rakamları da facianın boyutlarını gözler önüne seriyor. Son 10 yılda işlenen suç sayısı üçe katlandı. 1995’te 229 bin suç işlenirken, rakam 2006’da 785 bin 510’u buldu. Suçların yüzde 42’si İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde işleniyor. Daha bütün bunlara kapkaç, gasp, cinayet, uyuşturucu, zina, alkollü insanların toplumu rencide edişi, sokak kavgaları, hırsızlık, adam yaralama, çocuk tacirliği, yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat, görevi kötüye kullanma gibi onlarca suç ve suç unsurunu ilave etmiyoruz.

Sonuç
Ürkütücü tablonun temelinde yatan sebepler konusunda ise uzmanlar hemfikir. Eğitimsizlik, göç, terör, gelir adaletsizliği gibi maddelerin sıralandığı listenin başına aile değerlerinin tahribatı konuluyor. Önü alınamayan boşanma ve aile facialarının bedelini çocukların ödediği vurgulanıyor. Aile terbiyesi görmeyen ve yeterli maddi ve manevî (dini, ahlâki) eğitim alamayan çocuk ve gençler alkol-uyuşturucu batağına saplanırken, suça bulaşanların yaş ortalaması da düşüyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün cezaevlerinde yatan 44 bin 551 mahkûm çocuk üzerinde yaptığı bir araştırma, onların neden suça yöneldiğine ilişkin çarpıcı ipuçları veriyor: Yüzde 95’i köyden kente göç etmiş, düşük gelirli ailelere mensup. Yüzde 45’inin babası işsiz. Yüzde 51’i okul yüzü görmemiş. Yüzde 15’inin de anne-babası ayrı yaşıyor ve ailelerinde sabıkalı bir fert daha bulunuyor.
Evet, bütün bunların çatısında ise kuşkusuz ancak İslâmla kazanılan ve İslâm’ın ulvî değerlerine tam anlamıyla ve hep birlikte sahiplenmeden, yaşamadan asla bulunamayacak olan saadet eksikliği yer alıyor. O öyle bir saadettir ki, kendi yerine ne konulursa konusun onun işlevini göremiyor, huzuru buldurmuyor. Toplumun tüm yapı taşları, tüm kurumları onun varlığıyla bambaşka bir işlevsellik ve güzellik kazanıyor.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • sema Betül

    Sıkıntımızda o zaten. Biz bize öğretilen ya da dikta edilenleri sorgulamadan kabul ettiğimiz müddetçe emperyalizm sömürgesinden kurtulamayız.

  • BAHAR

    SEMA HANIM!kültürel emperyalizm bizi öylesine kuşattı ki iliklerimize kadar işledi.Eşya,fiziksel görünüm biz de bir güç algısı oldu.Eğer eşarbımız A marka olmazsa kendimizi değersiz hissetmeye başladık, ya da tam tersi eşarbımız A marka olunca kendimizi çok güçlü önemli hissetmeye başladık. Değer algımız öylesine değişti ki özü yitirdik böyle yaşamak algılamak bize öğretildi...

2 kişi yorum yazdı.