Özlenen Rehber Dergisi

19.Sayı

Seyyid Muhammed Bâkır (r.a.)

Dr. Celal Emanet Özlenen Rehber Dergisi 19. Sayı
Künyesi Ebû Cafer’dir. Ehl-i Beyt’ten olup, dedesi Hz. Hüseyin (r.a.), babası Ali Zeyne’l-Âbidîn (r.a.), annesi Hz. Hasan (r.a.)’in kızı Ümmü Abdullah’tır. 3 Sâfer 57/16 Aralık 676’da Medîne’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733 yılında Medîne’de vefat etmiştir. Cennetü’l-Bâkî’ye babasının yanına defnedildi. Fıkıh ve tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Zeyne’l-Âbidîn gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bâkır, bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, aynı zamanda büyük bir hadis bilginidir. Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Câbir ve Hz. Enes (r.a.) ile görüştü. Onlardan ve tâbiînden çok sayıda hadîs-i şerîfler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyâların feyiz kaynağı olup, evliyâlık yolunda olanlara feyiz onun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfî ’Kâdirî’ kolundaki halifeliği on dokuz yıl sürdü. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına gelen ’Bâkır’ denilmiştir. Muhammed Bâkır (r.a.)’in ilim ve hikmet dolu bir çok sözü vardır.

Medîne’de bir grup insanla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi, bir müddet sonra kaldırdı ve ’Bir kişi, bir sene sonra Medîne’ye gelecek, üç gün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!’ buyurdu. Buna Medînelilerden küçük bir grup ile Hâşimoğulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medîne’nin dışına çıktılar. Nâfi b. Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır’ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medîne’liler, ’Bundan sonra İmâm-ı Bâkır Hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü o, Rasûlullah Efendimizin evlatlarındandır.’ dediler.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk:
’- Siz Rasûlullah Efendimizin torunlarındansınız.’ dedim. ’Evet’ buyurdu. ’Siz Rasûlullah’ın vârisisiniz’ dedim.
’- Evet’ buyurdu.
’- Peki, sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır?’ dedim.
’- Evet, Allah Teâlâ’nın izniyle vardır.’ buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki:
’- Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız cennete girmek mi istersin?’ diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette cennete hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazreti Muhammed Bâkır’ın huzûruna giren birine; ’Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun?’ buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyt’e olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü. Buyurdu ki: ’Ben Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır.’
Bir gün, sohbet esnasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den rivayetle bir hadîs-i şerîf okudular. O mecliste bulunanlardan birisi dedi ki:
’- Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Hz. Ebû Bekir değil, başka bir zâttır.’ Bunun üzerine İmam Muhammed Bâkır (r.a.):
’- Bu hadîs-i şerîfin râvisi Hz. Ebû Bekir’dir.’ buyurdu. O kimse ikna olmayıp, itiraza devam edince, Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve:
’- Ey Hz. Ebû Bekir! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz?’ dedi. Bunun üzerine:
’- Evet, yâ Muhammed b. Ali! Doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.’ sesi duyuldu ki, o meclisteki herkes bu sesi işittiler.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır’ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. ’Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi?’ diye sordum. ’Onlar müslüman cinnî kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar.’ buyurdu.
Zamanında yaşamış olan bütün âlimler, Hz. İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir. Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; ’Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz!’ şeklindeki âyetin mânâsı kendisine sorulmuş, Hz. İmam da şu cevâbı vermiştir: ’Zikir ehl-i biziz.’ Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz. İmam Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz. İmam da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam mânâsıyla tatmin ederdi.

Hz. İmam Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz. İmam’ı dinleyen, huzurundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz. İmam Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhî medreseyi devam ettirmiştir. Hz. İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerîfi okuduğu zaman, bunun sahîh bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; ’Ben bir hadis okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki, onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Rasûlullah’tan duymuştur.’ Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tanesi şudur: ’İşlerin zoru üçtür; kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.’

Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; ’Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi.’ der ve şu olayı anlatır: ’Hararetim bastığı bir saatte Medîne dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllı da terlemişti. Ona:

’- Hâşimî ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum’ dedim. Hz. İmam bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu ve bana dedi ki:

’- Vallâhi bu hâlde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a yapılan ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur. Çünkü bu hâlimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin, ıyalimin rızkı için çalışmaktayım. Ben, Allah’a karşı irtikâp edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım.’ Bu sözü duyunca:

’Allah sana rahmet etsin! Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.’

Rabbim şefaatine nâil etsin!
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Hilyetü’l-Evliyâ, c.1, s.124.
2.Tezkiretü’l-Evliyâ, s.433.
3.Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.317-323.
4.Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.306-310.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.