Özlenen Rehber Dergisi

19.Sayı

Yakıtı İnsanlar ve Taşlar Olan Cehennem

Âlemlerin Rabbi Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâdan sonra Rasûl-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e, Ehl-i Beyt’ine ve O’nun güzîde Sahâbîler’ine en üstün selâm ve tahiyyeler olsun.

Cenâb-ı Hakk Azîmüşşân Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minleri, gerek kendi şâhıslarını, gerekse aile efrâdını cehennemin kızgın ateşinden korumaları için daha dünyada iken uyarıyor.
Şöyle ki; Tahrîm Sûresi 6. âyetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
’Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun...’(1)
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmede mü’minleri cehennem ateşinden sakındırırken, cehennemin yakıtlarından da bahsetmektedir. İlâhî beyâna göre bu yakıtlar; insanlar ve taşlardır. Âyette geçen ’insanlar’ ve ’taşlar’ nasıl tefsîr edilebilir? Bu belîğ âyetteki ledünnî mânâları açıklayalım.

CEHENNEMİN YAKITLARI
a- İnsanlar:
Âyette geçen ’insanlar’ dan murâd, Allah-u a’lem, günahkâr olan ehl-i îmân insanlardır. Günahkâr oldukları için cehennem yakıtı olmuşlardır. Yalnız, îmân ehli olmaları sebebiyle ebedî olarak cehennem-de kalmayacaklardır.
b) Taşlar:
Taşlara gelince, burada biraz durup tefekkür etmekte fayda vardır.
Tefsirlere bakılacak olursa, cehennem taşlarından murâd; putlar, tapınılan heykeller ve daha evvelden hazırlanmış kömür cinsinden taşlardır.(2)
Acaba gerçekten taştan yontulmuş putlar cehennemde yakıt olabilir mi? Kâfirler herhangi bir taşı put yapıp ona tapmışlarsa, burada bu taşın ne kabahati var ki, cehenneme yakıt oluyor? Zîrâ cehenneme girmek için akıl ve irâde sâhibi bir kişinin Allah’a isyan etmiş olması, günahı gerektiren bir fiilinin olması gerektir. Halbuki taşlar emir ve yasaklarla mükellef değildir. İşte bu durumda put olarak kullanılan taşlar demez mi ki: ’Yâ Rabbi! Sen ’Adl’sin, adâlet sâhibisin. Benim, kendimi insanlardan koruma gücüm yoktu. Ne konuşabilir, ne de kendimi müdâfaa edebilirdim. Ama sen beni yarattığından beri devâmlı seni tesbîh ediyor ve zikrediyorum. Senin emirlerine karşı da bir isyânım olmadı...’

Evet, hakîkat budur ki, Cenâb-ı Allah Azîmüşşân Hazretleri Rahmân’dır, Rahîm’dir, Adl (Adâlet Sâhibi)’dir ve mahlûkâtına da yine adâletle muâmele eder.
Ayrıca canlı-cansız her varlığın Allah’ı zikrettiği de Kitâb-ı Kadîm’in beyânıdır. Cenâb-ı Allah, İsrâ Sûresi 44. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor:
’Yedi gökler, yer ve bunlarda bulunanlar, Allah’ı tesbîh ve tenzîh ederler. Zâten hiç bir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbîh etmesin. Ne var ki siz onların tesbîhini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîm’dir ve çok bağışlayandır.’
Görüldüğü gibi, bütün mahlûkât, Cenâb-ı Hakk’ı zikretmektedir. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyor:
’Kim ihlâslı olarak Lâ ilâhe İllallah (Muhammedün Rasûlullah) derse cennete girer.’(3)
Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz esmâsı tecellî hâlindedir. Biz farkında olmasak da, bütün mahlûkât, taşlar da içinde olmak üzere Allah (c.c.)’yu zikrediyorlar.

KÂFİRLERİN KALPLERİNİN TAŞA BENZETİLMESİ
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirlerin kalpleri taş olarak tavsîf edilmiştir:
’Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı, taş gibi oldu ve hattâ daha da katı oldu. Çünkü; taşlardan öylesi vardır ki; yarılır ve ondan su çıkar. Yine öylesi var ki; Allah korkusuyla yuvarlanıp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.’
İşte bu âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hakk’ın beyânı, kâfirlerin kalplerinin katılaşıp taş gibi olduğu yönündedir. Bu sebeple Rabbimiz onlara ’taş’ diye hitap etmiş olmaktadır.
Ayrıca Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de kâfirleri, kalplerinin katılığından ötürü taşa benzetmiştir. Bunu gösteren rivâyet şöyledir:
Ebû Hüreyre (r.a.) demiştir ki: Peygamber (s.a.v.) ile berâberdik. Birdenbire Peygamber (s.a.v.) bir büyük şeyin düştüğünü işitti ve:
’Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu.
’Allah ve Rasûl’ü en iyi bilir.’ dedik. Rasûlullah (s.a.v.):
’Bu 70 yıldan beri cehenneme atılmış bir taştır. Bu kadar zamandan beri oraya düşmektedir, nihâyet dibine ulaştı.’ buyurdu.(4)
Bu esnâda Sahâbe’den bir tanesi Rasûlullah (s.a.v.)’e gelerek, 70 yaşındaki filân müşriğin öldüğü haberini getirdi.
Bu olayda görülmektedir ki; Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, o müşriği ’taş’a teşbîh etmiştir. Bu sebeple yukarıdaki hadîs-i şerîf, Rasûlullah (s.a.v.)’in ’Cevâmiu’l-Kelim’ oluşuna çok güzel bir örnektir.

’HAYVANLARDAN DAHA AŞAĞI’ İFÂDE-İ İLÂHÎSİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?
Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde A’râf Sûresi 179. âyet-i kerîmesinde kâfirler hakkında şöyle buyuruyor:
’Şânıma and olsun ki; cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; işitmezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidirler ve hatta daha da aşağıdırlar. İşte gafiller ancak bunlardır.’
Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için Allah katında mahlûkâtın mertebelerini sıralamak gerekmektedir.
Mahlûkâtın Mertebeleri:
Kendisine muhatap kabûl etmesi ve vermiş olduğu değer bakımından Allah Teâlâ’nın yaratıklarını, şöyle sıralayabiliriz:
1. İnsan: Halîfetullahtır ve ilâhî emirlerle mükelleftir. Fâtır Sûresi 39. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:
’Sizi yeryüzünde halîfeler yapan O’dur...’
İnsan, Rabbü’l-Âlemîn’in Kur’ân-ı Hakîm’de işâret buyurduğu gibi halîfedir. Bunun için mahlûkâtın içinde ilk sıradadır.
Ayrıca Tîn Sûresi 4. âyet-i kerîmesinde de insanın, yaratılmışların en üstünü olduğu açıkça beyân buyurulmaktadır:
’Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.’
2. Melekler: Allah-ü Azîmüşşân Hazretleri tarafından çeşitli işlerin yapılması için görevlendirilmiş memurlardır. Cebrâîl (a.s.)’ın vahiyle, İsrâfîl (a.s.)’ın sûra üflemekle, Mîkâîl (a.s.)’ın tabiat olaylarının tertîbi ile, Azrâîl (a.s.)’ın insanların canını almakla görevli olması gibi... Meleklerde mükellefiyet söz konusu değildir. Onlar sadece Allah’a ibâdet ve itaat ederler.
3. Cinler: Meleklerden ve insanlardan aşağıdırlar. Zîrâ şeytan, cin tâifesindendir. Cinler de tıpkı insanlar gibi mükelleftirler. Onların da insanlarda olduğu gibi Müslümanları ve kâfirleri vardır.
4. Nebâtât: Bitkilerdir. Allah Teâlâ onları insanların istifâdesine sunmuştur. Nebâtâtta mükellefiyet yoktur.
5. Hayvânât: Hayvanlardır. İnsanlar, hayvanların etlerinden, sütlerinden yünlerinden ve taşımacılık için bedenlerinden faydalanırlar. Hayvanlar da tıpkı nebâtât gibi sorumlu değildir.
6. Cemâdât: Taş, toprak ve mâden gibi şeylerdir. Mahlûkat içinde mertebe bakımından en son sırada yer alırlar. Cemâdât da mükellef değildir.
Bu sıralama üzerinde ehl-i tasavvufun ve büyüklerimizin ittifâkı mevcuttur. Burada görüldüğü üzere cemâdâttan olan taşlar, mertebe bakımından hayvanlardan daha aşağıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah Teâlâ, A’râf Sûresi 179. âyetinde kâfirlerden bahsederken: ’Onlar, hayvanlar gibidir, hattâ daha aşağıdırlar.’ buyuruyor. Mahlûkât içinde hayvandan daha alt mertebede olan şey, cemâdâttır. Dolayısıyla burada da Cenâb-ı Hakk’ın kâfirleri kinâye yoluyla ’taş’ olarak nitelediği görülmektedir. Bu âyet-i kerîmede ve Bakara Sûresi 74. âyetinde kâfirler ’taş’ olarak nitelendirilmiştir.
Burada belirtilmesi gereken bir husûs da şudur: Taşlar fizikî olarak serttirler. Ama itaat yönünden itaatkârdırlar. Pamuk ve ipek gibi de yumuşaktırlar. Çünkü Cenâb-ı Allah, Bakara Sûresi 74. âyetinde ’Allah korkusuyla yuvarlanan taşlar’ dan bahsetmektedir. Dolayısıyla kâfirlerin taş olarak tavsîf edildiği âyetlerde, taşların sadece fizikî yapıları bakımından kâfirlere benzerliği söz konusudur. Yoksa kıymet bakımından düşünülürse, elbette ki îmân etmeyenler, hayvanlardan da, daha aşağı durumdaki taşlardan da kıymetsiz ve aşağıdırlar.
Burada üzerinde durulması gereken ve konuya açıklık getiren bir âyet daha vardır. Cin Sûresi 15. âyetinde Hakk Teâlâ şöyle buyuruyor:
’Hak yoldan sapanlara (kâfirlere) gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.’
Tahrîm Sûresi 6. âyetiyle bu âyeti birlikte düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz: Rabbimiz, ebedî cehennemlik olan kâfirleri, kalplerinin taş gibi katı olması bakımından cehennem yakıtı olan taşlar şeklinde tavsîf etmekte, her hâlükârda cehennemde yanacakları için de oduna benzetmektedir. Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Allah’a îmân etmeyen cinlerin de cehennem yakıtı olduğu ifâde edilmektedir. Hülâsa gerek insanlardan, gerekse cinlerden îmân etmeyen kâfirlerin cehennem yakıtı olacağını âyet-i kerîme açıkça gösteriyor.
Biz insanlar, ateş yakmak için odunları tutuşturarak yakarız. İşte cinlerin kâfirleri de bize atfen ’cehennem yakıtı odun’ diye açıklanıyor. Gâye, yakıt olduğu belli olsun diyedir.

HÜLÂSA
- Cehennemin iki çeşit yakıtı vardır: Günahkâr mü’minler ki, Allah (c.c.) bunlardan ’insanlar’ diye söz etmektedir. Diğer yakıt ise âyet-i kerîmede ’taşlar’ diye bahsedilen kâfirlerdir.
- Taşların mükellef olmamaları, devâmlı sûrette Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeleri, bazı taşların ’Allah korkusuyla yuvarlanmaları’ gibi sebeplerle taşlar, cehennem yakıtı değildir.
- Cenâb-ı Hakk’ın ’Adl’ sıfatı gereği, taşları cehennem azâbında kullanması mümkün değildir.
- Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfirler, kalplerinin katılığı bakımından kinaye yoluyla taş olarak tavsîf buyu-rulmuşlardır.
- Taşlar, fizikî yapıları bakımından son derece sert oldukları için kâfirlere benzetilmişlerdir. Yoksa taşlar, itaat yönünden Cenâb-ı Hakk’a tam mânâsiyle mutîdirler ve bu bakımdan da kâfirlerden üstündürler. Taşlar, Cenâb-ı Hakk’a mutî olmaları hasebiyle de bâtınî yönden pamuk ve elyaf gibi yumuşaktırlar. Onlara bu özelliği kazandıran ise Allah (c.c.)’ya itaatkâr olmalarıdır.
- Rasûlullah (s.a.v.) de, 70 yaşında ölen bir müşriği, ’70 yıldır cehenneme yuvarlanmakta olan bir taş’a benzetmiştir.
- Taşlar, mertebe bakımından mahlûkâtın en alt derecelisidir. Bu sebeple, Allah Teâlâ, ’Hayvanlardan da daha aşağı’ olarak nitelediği kâfirleri, derece bakımından hayvânâtın altında bulunan cemâdâta, husûsiyle taşa benzetmektedir. Bu benzerlik ise sadece taşların fizikî yapılarındandır.
Bu sebeplerle, Tahrîm Sûresi 6. âyetinde ve Bakara Sûresi 24. âyet-i celîlesinde beyan buyurulan cehennem yakıtı insanlardan maksat, ehl-i îmânın günahkârları, cehennem yakıtı taşlardan murâd ise kâfirler olsa gerektir.
Allâhu a’lemu bi-murâdihî...

***

Görüldüğü gibi burada îzâh edilen mânâlar, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin mânevî-ledünnî sırlarıdır. Cenâb-ı Hakk Azîmüşşân Hazretleri, bir âyetin sırrını açtığı zaman, o âyetle ilgili diğer âyetleri de hatırlatır. Böylece âyetlerini, yine kendi âyetleriyle tefsîr ettirir. Bir âyetin mânevî sırrına vâkıf olabilmek; zâhirî ilimleri bilmekle berâber, ledünnî ilimleri de bilmeyi gerektirir.
Ve’s-selâmu alâ men ittebe’a’l-Hüdâ.

Kaynakça:
1. Yakın meâlde bir âyet için bkz. el-Bakara 2/24.
2. Bkz. Suyûtî, Tefsîru’l-Celâleyn, c.I, s.7; M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, c.I, s.237; Râzî, Tefsîr-i Kebîr, c.II, s.153; Konyalı Mehmed Vehbî Efendi, Hülâsatü’l-Beyân, c.XIV, s.5998 vd.
3. Buhârî, İlim: 34; Rikâk: 50.
4. Tâc Tercümesi, c.V, s.768, H. No:1183.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.