Özlenen Rehber Dergisi

90.Sayı

İtikaf

Mustafa ULUM Özlenen Rehber Dergisi 90. Sayı
Mübarek ramazan ayı içerisinde bulunan mühim ibadetlerden biri de itikâftır. İtikâf sözlükte bir şeye devam etmek, insanın kendisini bir yerde alıkoyması, bir yere kapanıp ibadetle meşgul olması anlamınadır.
Dinimizdeki anlamı ise bir mescitte Allah’ın rızasını kazanmak için belli âdâb içerisinde bir müddet kalmaktır. İtikâfa girene "mu’tekif’ veya "âkif’ denir.
İtikâf meşru bir ibadettir. Meşruiyeti Kitap ve Sünnet’le sabittir. Kur’ân-ı Kerim’de: "Mescidlerde itikâfa çekildiğiniz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın.’ (Bakara sûresi, 2/187) buyrulur.
Peygamber Efendimiz Medine’de hicretin ikinci yılında ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikâfa girmiştir. Nitekim Hz. Âişe validemiz Peygamber Efendimizin itikâfa girmesiyle ilgili şöyle demiştir: "Peygamberimiz vefat edinceye kadar itikâfa girer ve derdi ki: "Kadir Gecesi’ni ramazanın son on gününde arayın.’ Peygamberimizden sonra zevceleri de itikâfa girdi. (Müslim, İtikâf, 5)
Enes b. Mâlik ve Übey b. Ka’b (r.anhüm) ise Peygamber Efendimizin itikâfları ile ilgili şöyle demişlerdir: "Rasûlullah (s.a.s.) ramazanın son on gününde itikâfa girerdi; fakat bir sene (seferde olduğu için) itikâfa giremedi. Ertesi sene 20 gün itikâfa girdi.’ (Ebû Dâvûd, Savm, 77; Tirmizî, Savm, 79)
İtikâf sadece Ümmet-i Muhammed’in hususiyetlerinden değildir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: "İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, itikâfa girenler rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) temizleyin, diye emretmiştir.’ (Bakara suresi, 2/125) buyurur. Bu âyet-i kerime ile, Hz. Zekeriyya ve Meryem kıssaları hakkındaki âyet-i kerimelerden (Bkz. Âl-i İmran, 3/35) itikâf ibadetinin önceki peygamberlerin dinlerinde de olduğunu öğreniyoruz.

Amellerin En Faziletlisi
Tâbiînin büyük âlimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî’nin ifade ettiğine göre itikâf amellerin en şereflisidir. Çünkü itikâfa giren kimse geçici bir zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzaklaşır, kendini tamamen Allah’a verir, Oruçlu olur. Mescidde namazı beklemekte olduğu için daima namaz kılıyormuş gibi sevap alır. Vaktini ibadet ve taatla, Allah’ı zikrederek, Kur’ân-ı Kerim okuyarak ve benzeri faydalı şeylerle geçirir. Lüzumsuz, dünya ve ahireti için faydasız şeylerden uzak durur.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) itikâfı hiç terk etmemiştir. Kendileri bu ibadeti eda ettikleri gibi imkânı olanları da bu ibadete teşvik etmişlerdir. Bundan dolayı olacak ki, yine büyük âlim İmam Zührî, bu ibadeti terk edenlere olan şaşkınlığını gizleyememiş ve şöyle demiştir: ’İnsanların itikâfı nasıl terk ettiklerine şaşıyorum! Oysa Rasûlullah (s.a.v.) bazı şeyleri bazen yapar, bazen de terk ederdi; fakat vefat edinceye kadar itikâfı terk etmemiştir.’ (Buhârî, İtikâf 6)
İtikâf, günahlardan hicret edip itaate yönelme, itaatle yatıp itaatle kalkmak suretiyle, gönlünü her şeyden çevirip yalnız Hz. Allah (c.c.)’ya bağlama noktasında büyük bir nimet, güzel bir vesiledir.
Peygamber Efendimiz, itikâfın mana yönüne temas eden ehâdis-i şerifelerinde konuyu şu şekilde özetlemişlerdir: ’İtikâfa giren kişi, günahları hapsedip, sevapların tümünü elde eden kimse gibi kendisine sevaplar kazandırandır.’ (İbn-i Mâce, h.no:1781)
Diğer bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s): ’Ramazan’da on gün itikâf yapmak (nafile) iki hac ve iki umre gibidir.’ buyurmuşlardır. (Terğîb ve Terhîb, Taberânî ve Beyhakî’den, c. 2, s. 526; Suyuti, Dürrü’l-Mensur:1/486.)
Sahabe-i kiramın âlimlerinde Abdullah İbn Abbas’ın talebesi ve İmam Azam’ın hocalarından olan Atâ b. Ebî Rebah der ki: "İtikâfa giren, büyük bir kimsenin kapısına bir ihtiyaç için defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikâfa giren kimse (lisan-ı haliyle Rabbim) beni bağışlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım.’ der. (Nûru’l-İzâh, s. 43)
İtikâfa erkekler, içerisinde cemaatle beş vakit namaz kılınan camide girerler. Kadınlar ise evlerinin bir köşesinde, namaz kıldıkları odalarında girerler.

İtikâfın Kısımları
İtikâf vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere üç kısma ayrılır.
1- Bir kimse itikâfa girmeyi nezreder, yani adarsa bu, üzerine vacip olur. İtikâfı adama; "Allah rızası için üç gün itikâfa girmek üzerime borç olsun’ şeklinde bir şarta bağlamadan olabileceği gibi, "bu hastalıktan kurtulursam, hastam şifa bulursa veya şu işim olursa şu kadar gün itikâfa gireceğim’ şeklinde bir şarta bağlı olarak da olur. Bu durumda beklediği olunca belirttiği gün kadar itikâfa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse günahkâr olur. Çünkü âyet-i kerimede: "Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin.’ (Mâide suresi, 5/1) buyrulmuş, Peygamber Efendimiz de: "Kim Allah’a itaat hususunda adakta bulunursa adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin.’ (Buhârî İman, 28, 31) buyurmuştur.
2- Ramazanın son on gününde itikâfa girmek sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimiz daha önce belirttiğimiz gibi ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikâfa girmiştir.
3- Bunların dışında zaman zaman itikâfa girmek ise müstehaptır.
Vacip olan itikâfta oruç şarttır. Bu nedenle nezredilen itikâf bir günden az olamaz.
Sünnet olan itikâf ramazanda olduğu için zaten oruçludur.
Müstehap olan itikâfa gelince, onun muayyen bir müddeti yoktur, kısa bir an için de olabilir. Hatta mescide giren kimse çıkıncaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldığı müddetçe itikâfta sayılır, itikâf sevabı alır.

İtikâfın Şartları
Diğer ibadetlerin olduğu gibi itikâfın da birtakım şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Niyet: Niyet diğer ibadetlerde şart olduğu gibi itikâfta da şarttır. Niyet etmeksizin camide beklemek itikâf yerine geçmez.
2- Erkeğin beş vakit cemaatle namaz kılınan mescidde itikâfa girmesi. İtikâfın en faziletlisi Mescid-i Haram’da, sonra Mescid-i Nebevî’de, sonra Mescid-i Aksâ’da olandır. Diğer mescidlerdeki fazilet cemaatin çokluğuna göre değişir.
3- Oruç: Daha önce belirttiğimiz gibi vacip olan itikâf için şarttır.
4- Kadınların hayız ve nifastan temiz olmaları: Cünüplük oruca mani olmadığı için taharet, vacib olan itikâfta bile şart değildir. Onun için itikâfa giren mescid içerisinde ihtilam olursa itikâfı bozulmaz.

İtikâfın Zamanı
Vacip ve müstehap olan itikâflar için muayyen bir zaman yoktur. Vacip olan itikâfı adağı yerine gelince yapar.
Müstehap olan itikâfı ise istediği zaman yapar.
Sünnet olan itikâfın ise ramazanın yirmisinde başlayıp sonuna kadar devam ettiği için zamanı muayyendir, belirlidir.
Ayrıca vacip olan itikâf bir günden az olamaz.
Müstehap olan itikâf her vakitte olabildiği gibi, istediği kadar da yapabilir.

İtikâfın âdâbı
İtikâfta hayır söylemek, sünnet olan itikâfa geciktirmeden ramazanın son on gününde girmek, itikâfa girmek için mescidin en faziletlisini veya en çok cemaat olanını seçmek, Allah’ı zikretmeye, Kur’ân-ı Kerim tilavetine, hadis ve siyer gibi faydalı şeyler okumaya devam etmek.
İtikâfa giren kimse bulunduğu mescidden ancak şer’î, tabiî ve zarurî bir ihtiyacı için dışarı çıkabilir. Böyle bir ihtiyacı olmadan mescidden çıkarsa itikâfı bozulur.
Bulunduğu mescidde cuma kılınmıyorsa cuma namazını kılmak için başka bir mescide gitmesi şer’î bir ihtiyaçtır.
Tuvaleti için dışarı çıkması tabî bir ihtiyaçtır. Mu’tekif (itikâfa giren); camide yiyip içebilir, uyuyabilir, kendisi ve ailesi için gerekli olan alış-verişi yapabilir; ancak yine de ailesinin ihtiyacını itikâfa girmeden önce itikâf süresinde yetecek kadar ayarlaması daha uygundur. Ticaret maksadıyla mal hazırlaması ve yine bu maksatla alış-veriş etmesi veya malayanî sözler konuşması mekruhtur; konuştuklarının hayırlı sözler olması gerekir.
Bulunduğu mescidden zorla çıkarılması, ya da kendi ve eşyasından korkması sebebiyle başka bir mescide gitmesi de zarûrî bir ihtiyaçtır. (Bkz. Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm)
Peygamberimiz (s.a.v): ’...Kim kardeşinin ihtiyacını karşılamak üzere yürür de maksada erişebildiği kadar erişirse, bu onun için on yıllık itikâftan hayırlıdır. Kim de Allah’ın rızasını gözeterek bir gün itikâf ederse, Allah onunla Cehennem ateşi arasında her biri yerle gök arası kadar uzak üç hendek meydana getirir.’ buyurmuşlardır. (Terğîb ve Terhîb, Beyhakî, Taberânî ve Hâkim’den, c. 2, s. 527; Heysemi, Mecmeuz-Zevaid: 8/195.)
Bu hadiste bir incelik görülüyor ki, o da ’Mü’min kardeşin ihtiyacını karşılama’ ahlâkıdır. Mü’min’e yardım, on yıllık itikâftan hayırlı görülüyor. Bu ahlâk-ı hamîdenin itikâfla kıyaslanması bir hikmete mebnidir. Şöyle ki; itikâf, halktan yüz çevirip Hakk’a yönelmeyi, sadece ve sadece Hakk ile beraber olmayı hedeflerken; Mü’min’e yardım, halkın içine karışmayı beraberinde getiriyor. Buradan da anlaşılan halk içinde olunacak; ama Hakk’tan gafil kalınmayacak.
İslâmiyet halktan bütünüyle ilgiyi kesmeyi öngörmez. Mü’min, Mü’min’in yardımcısıdır. Mü’min, Mü’min’le etle tırnak gibidir. Birinin bir derdi olsa diğeri onu kendi derdi olarak görür.
Bu itibarla itikâf, Mü’min’i tamamen bir köşeye hapseden bir tür ruhbanlık sistemi değil; dışarıda karşılaşacağı küfür ve isyan rüzgârlarına karşı iç âleminde manevî kuvvet depolama yeri, yine iç âlemini bütün masivaların ağırlığından arındırma ortamı, kısacası Hakk’a kullukta nebevî bir eğitim sürecidir. Ve mu’tekif, bu süreçte kendisine bahşedilen kuvve-i maneviye ile tekrar halkın arasına karışır. Hem kendini hem de çevresini ıslah, iflah ve irşat noktasında daha kuvvetli ve tesirli olur. Halkın içinde hak üzere Hakk’la beraber olur. İyiliği emreder, kötülükten nehyeder.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.