Özlenen Rehber Dergisi

61.Sayı

Rasûlullah (s.a.v.)'in Şefaati

Mustafa ULUM Özlenen Rehber Dergisi 61. Sayı
En-Nihâye isimli eserde şefaat; ‘insanların arasında cereyan eden cürüm ve zünûbun affını talep etmek’ şeklindedir. Bu talebi, yani şefaatte bulunmayı kabul edene şâfî, şefi’ ve müşeffi’ denir. Dilimizde kısaca şefaatçi deriz. Şefaati kabul edilene de müşeffâ denir.

Hadislerde dünya ve ahiret işleri için şefaat meselesi sıkça geçer. Kelimenin burada anlaşılan manası dışında başka kullanışları da vardır. Râsûlullah (s.a.v.) Efendimiz dünyevî işlerde de şefaatte bulunmayı tavsiye ve teşvik eder. Sadece hududa giren cürümlerin affı, tahfifi gibi hususlarda şefaat yasaklanmıştır.

Uhrevî şefaat meselesinde Ehl-i Sünnet icma eder. Bazı dalalet fırkaları uhrevî şefaati inkâr etmiştir. Kadı İyaz der ki: ’Ehl-i Sünnet’e göre şefaat aklen caiz, şu ayetlerin sarahatine göre de rivayeten vaciptir: ’O gün Rahman’ın izin verip sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.’ (Kur’ân-ı Kerîm 20/109) Keza; ’Onlar, Allah’ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler...’ (Kur’ân-ı Kerîm 21/28) şefaatle alakalı başka ayetler de vardır.

Bu hususta Muhbir’i Sâdık Efendimiz (s.a.v.)’den gelen hadisler de çoktur. Öyle ki, miktarı tevatür derecesine ulaşmıştır. Ahirette Rasûlullah (s.a.v.)’in günahkâr mü’minlere şefaat edeceği hususunda selef, halef ve daha sonra gelen Ehl-i Sünnet icma etmiştir.

Günahkârların cehennemde ebedî kalacağı itikadında olan Haricîlerle bir kısım Mu’tezile mensupları şefaati reddederler. Delilleri de şu ayettir: ’Şefaat edeceklerin şefaati onlara bir fayda vermez.’ (Kur’ân-ı Kerîm 74/48) ’Onları o yakın gün ile korkut ki, yürekleri ağızlarına gelir ve dehşetle yutkunur dururlar. Artık zalimler için ne bir samimi dost vardır ne de sözü dinlenir bir şefaatci’ (Kur’ân-ı Kerîm 40/18) Aslında bu ayetler kâfirler hakkındadır.

Bunların şefaatle ilgili hadisleri ’ahirette derecelerin artmasına mütealliktir’ şeklindeki te’villerine gelince, bu te’vil batıldır. Hadislerin lafızları onların görüşlerinin batıl olduğu ve ateş vacib olanların cehennemden çıkarılacakları hususunda sarihtir.

Kadı İyaz bu açıklamadan sonra şefaatin beş kısım olduğunu belirtir:

1. Rasûlullah (s.a.v.)’a mahsus olan: Bu şefaat, Mevkıf’ın korkusundan teskin ve hesabın tâcili ile ilgilidir.

2. Bir grup insanın hesapsız olarak cennete girmesiyle ilgili olan şefattir. Müslim’de gelen bir rivayet bunun da Rasûlullah (s.a.v.)’a has olduğunu belirtmektedir.

3. Ateş vacib olan bir kısım insanlara Rasûlullah (s.a.v.) ve Allah’ın dilediği başka kimselerin yapacağı şefaat.

4. Günahkârlardan ateşe girenler hakkındaki şefaat. Bunların cehennemden Peygamberimiz (s.a.v.)’in, meleklerin ve mü’min kardeşlerinin şefaatiyle çıkacakları hususunda pek çok hadis gelmiştir. Nitekim şu hadiste ifade edildiği üzere ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’ diyen herkesi Allah ateşten çıkaracaktır. ’Cehennemde sadece kâfirler kalır.’

5. Cennet ehlinin, cennetteki derecesinin artmasını sağlayacak şefaat.

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: ’Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: ’Her peygamberin müstecab (Allah’ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı ahirete bıraktım). Ona inşâallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır.’ (Buhârî, Da’avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334.)

Hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere; ’Her peygamberin bir duası vardır, onu şahsı veya dünyası için kullanmıştır. Tıpkı Hz. Nuh (a.s.)’ın: ’Ey Rabbim, kâfirlerden yeryüzünde tek bir kişi bırakma.’ (Kur’ân-ı Kerîm 71/26) Hz. Zekeriya (a.s.)’ın: ’(Rabbim) sen yüce katından bana bir veli bağışla!’ (Kur’ân-ı Kerîm 19/5) ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın: ’Benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et!’ (Kur’ân-ı Kerîm 38/35) diye yaptığı dua gibi.

İşte Efendimiz (s.a.v) dünyada her peygamberin yaptığı bu müstecab olan duayı, mahşerde toplanan ve o günün sıkıntıları içinde bulunan bütün insanlığın bir an önce hesaba çekilmesi için saklamıştır ki buna “Şefaat-i Uzmâ” adı verilmiştir.

İmam-ı Şa’rani hazretleri “el-Yevakit” adlı eserinde Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatini sekiz maddede özetlemiştir:

1. Onun en büyük şefaati, insanların mahşer gününün şiddet ve sıkıntılarından kurtulmaları içindir. Peygamberimiz (s.a.v.) insanların bir an önce hesaba çekilmeleri için o gün Allah’a yalvaracaktır.

2. Mü’minlerden bir topluluğun hesapsız Cennet’e girmesi için yapacağı şefaat.

3. Onun cehenneme girmeyi hak ettikleri halde oraya girmemeleri için bir kısım günahkârlar hakkında yapacağı şefaat.

4. Cehenneme giren Müslümanların günahkârlarına oradan çıkmaları için şefaat.

5. Cennetliklerin derecelerinin artması için şefaati.

6. Ümmetinden günahları sevaplarından çok olan bir topluluk için olan şefaati.

7. Cehennemde ebedi olarak kalan kâfirlerin azaplarının hafifletilmesi için şefaati.

8. Müşrik çocuklarının azap görmemeleri için yapacağı şefaat. (Şa’rani, el-Yevakit, s. 170)

Efendimiz (s.a.v.): ”Ebû’d-Derdâ’ya rağmen, ümmetimden günahkârlara şefaatim olacaktır. Onlar zâni de olsa, hırsız da olsa.’ ve ’Ümmetimden Ehl-i Beytimi sevenlere şefaatim vardır.’ buyurmuşlardır. (Kütüb-i Sitte, c. 13, s. 84.)

Şefaat haktır ve şefaati uman kimseler için kurtuluş vesilesidir. Ancak kâfir ve münafık olanlar için, onları kurtuluşa erdirecek her hangi bir şefaat söz konusu değildir. Nitekim Kur’ân’da: ”Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (Kur’ân-ı Kerîm 74/48) buyrularak bu hususa işaret edilmiştir.

Ancak günümüzde birtakım insanlar Ashab-ı Kiram arasında cereyan eden bazı hadiselerden dolayı sahabeye kötü sözler sarf edip dil uzatmaktadırlar, diğer yandan farklı ekollere mensup olan bazı insanlarda Efendimizin (s.a.v) şefaatini reddetmektedirler. Bu hususlarda Peygamberimiz (s.a.v): ’Ashabıma kötü söz sarf edenler dışında, herkese şefaatim mübahtır’ ve ’Kıyamet günü şefaatim haktır. Kim şefaatime inanmazsa ona layık olmaz’ buyurmuşlardır. (Kütüb-i Sitte, c.13, s. 84)

Günümüzde bazı Müslümanlar, Efendimizin (s.a.v) Sünnet-i Seniyye’lerini hafife almakta, sünnetler yapılsa da olur, yapılmasa da olur. Bunda herhangi bir günah ve beis yoktur, demektedirler. Hâlbuki İmam-ı Şafii gibi âlimler Sünnete uymanın yerine göre farz bile olduğunu söylemişlerdir. Zira kaynağı vahiy oluşu itibari ile Kur’ân’a uymak ki -buna “Vahy-i Metluv” denilmektedir- nasıl ki farz ise, yine kaynağının vahiy oluşu yönü ile (Necm, 3–4) ki –buna da “Vahy-i Gayr-i Metluv” denilmektedir.- Sünnete uymak da öylece farzdır, denilmektedir. Görüldüğü üzere Sünnet-i Seniyye’lere uymak bu kadar büyük bir öneme haiz iken bir takım insanların sünnetleri hafife alarak, ‘yapılmadığı zaman herhangi bir günah yoktur’ demeleri hangi aklıselim sahibi bir mantıkla ve anlayışla izah edilebilir bir durumdur. Şunu unutmamalıdır ki bu anlayışla hareket edenlerin de kıyamet gününde Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatlerinden mahrum kalacakları muhakkaktır.

Rabbimiz bizleri ifrat ve tefritten uzak itidal üzere olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolundan ve Peygamberimiz (s.a.v)’in şefaatinden mahrum bırakmasın. Âmin.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • Sebahattin Konuk

    Allah sizden razi olsun diyorum.Cünkü basimiza birde Hz. Kuranin mealini okuyupda kendi kit anlayisini her seyin üzerinde tutup, islerine gelmeyen Hadisleri reddeden insanlar türedi. Bende acize olarak onlarin yanlislarindan dönüp dogru olan ehli-sünnet alimlerinin benimsedigi yolu benimsemeleri icin arastirma yapip, bütün insanliga faydali olmayi diliyorum yüce Rabbimden. Rabbimin ve Habibinin sevgisi ve muhabbeti iman edip bütün insan ve cinlerin üzerine olsun.Her türlü zulümden insanligi korusun, dogru yoldan ayirmasin insallah.

1 kişi yorum yazdı.