Özlenen Rehber Dergisi

160.Sayı

Dünya ve Ahiret Saadeti

Dr. Celal Emanet Özlenen Rehber Dergisi 160. Sayı
Üzülme!
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, ne mutlu sana!
Elinde olmayanları söyleme bana. Elinde olanlardan bahset can!
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
Bil ki güzellikler de var bu hayatta.
Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır, kaybetmek sabrı öğretir.
Hz. Mevlana

İnsanoğlu, dünyada yaşadığı süre içerisinde çok farklı insan karakterleriyle karşılaşır. Okulda, caddelerde ve iş hayatında karşılaşılan insanların yanı sıra, her gün gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında dünyanın dört bir yanından farklı yapılara sahip pek çok insanın olaylar karşısında nasıl bir tutum içerisinde olduklarına şahit olunmaktadır. Bu kimselerin kendi yaşantılarına dair yaptıkları yorumlarını, sıkıntılarını, insanlarla aralarındaki problemlerinden bahsedişlerini veya birbirleriyle dost olduklarını söyleyen ama her fırsatta birbirlerinin arkasından olmadık kötü sözler sarf eden, kıskançlık, kin ya da rekabet gibi duygular nedeniyle huzursuzluktan kurtulamayan kimi insanların nasıl bir ruh haline sahip olduğunu hayalinizde bir canlandırın.
Bir de, dünyanın mevcut şartlarında olabilecek en üst hayat seviyesine ulaşmış, istediği anda, istediği her şeyi elde edebilecek kadar çok parası olan, en güzel evlerde oturup en son model arabalarla dolaşan, en pahalı giysileri giyen, kariyerleriyle, itibarlarıyla toplumda saygı duyulan ve sözü dinlenen insanların hayatlarına bir göz atın.
Bu hadiseler ve insan karakterleri üzerinde biraz düşündüğümüz zaman önemli bir gerçeği fark edeceğimizi umuyorum. Hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar bu insanları ortak bir noktada birleştiren önemli bir benzerlik vardır. İnsanların pek çoğu bir türlü mutlu olamamaktadır. Ne sahip oldukları mal-mülk, ne yaptıkları işler, ne de sevdikleri insanlar, bu kişileri gerçek anlamda mutlu etmeye yetmektedir. Mutluluk, huzur, neşe, sevinç gibi özelliklerin yerine, bu insanların hayatına hakim olan; hüzün, karamsarlık, ümitsizlik, hiç bir şeyle tatmin olmama gibi durumlardır. Pek çok insanın, hayatının büyük bir bölümü bu ruh haleti içerisinde geçer. Bu insanların mutlu olabildikleri anlar ise hem geçicidir hem de gerçek mutlulukla kıyaslandığında son derece yüzeyseldir. Hatta bazı zamanlar da, hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları kandırmaya yönelik taklitlerden ibaret görüntüsel bir mutluluk gösterisinden öteye gitmez.
Bazı insanlar da gerçek mutluluğu elde edebilmek için dünya hayatında insanın aklına gelebilecek her yolu dener, her seferinde yeni ideallerin peşinden koşar ve bunları elde ettiklerinde mutluluğu da yakalayacaklarına inanırlar. Kimi zaman iyi bir dost ya da arkadaş arayışı, kimi zaman maddî beklentiler, kimi zaman da manevî istekleri olur. Bu istek ve beklentilerin her biri arzu ettikleri şekilde gerçekleşse bile sonuç yine bekledikleri gibi olmaz. Bir türlü gerçek anlamda, daimî bir mutluluğu tadamazlar. Çoğu zaman iç dünyalarında yaşadıkları bu tatminsizliği dışarıya yansıtmamaya çalışırlar. Oysa ellerinde mutlu olabilmek için her türlü imkân vardır.
Peki, ama bu insanlar neden mutsuzdur? Neden iç dünyalarında sıkıntı ve keder duyar, neden huzursuz bir yaşam sürerler?
Bu insanların, en güzel nimetlerin içerisinde bile sıkıntı çekmelerinin ve mutsuz olmalarının nedeni, Allah’tan uzak bir hayat sürüyor olmalarıdır. Allah (c.c.) insanlara mutluluğu ancak iman ile verir, hayatın güzelliklerinden gerçek anlamda zevk alabilmelerini ancak bu şekilde mümkün kılar. Kur’an’a uygun samimi bir iman olmadığı sürece, insanların hiçbir yolla, hiçbir yöntemle gerçek ve kalıcı mutluluğu elde edebilmeleri mümkün değildir. ’Mü’minler gerçekten felâh bulmuştur.’1 şeklinde buyrularak, mutluluğu ve kurtuluşu bulanların mü’minler oldukları bildirilmiştir; ama bu noktada mü’minlerin de göz ardı etmemeleri gereken önemli bir gerçek vardır. Bu güzel hayatı yaşayabilmek, hayattan ve dünya nimetlerinden, Allah’ın insanlar için yarattığı onca güzellikten zevk alabilmek için, imanın kalbe gerçek anlamda yerleşmesi gerekmektedir. Yoksa insanların sadece dilleriyle iman ettiklerini söylemeleri ya da iman edenlere sadece belirli yönlerde benzemeleri, onları içerisinde bulundukları mutsuzluktan kurtarmaz. Gerçek mutluluk, insanların kalplerini Allah’a tam bir teslimiyetle bağlamaları ve yaşamlarının her anını Kur’an ahlâkına uygun bir hale dönüştürmeleriyle mümkün olacaktır. Görüldüğü gibi mutlu olmanın yolu aslında son derece kolaydır. Allah (c.c.), indirdiği hak kitap Kur’an ile insanlara mutlu olabilmenin sırrını bildirmiştir. İnsan ancak kendi yaratılışına, Allah’ın kendisi için belirlediği fıtratına uygun şekilde davrandığı takdirde güzel bir hayat yaşayabilir. Allah’ın kendilerine rahmet olarak gösterdiği bu yoldan yüz çeviren ya da bu yola gereği gibi uymayan insanlar, kendi elleriyle kendilerine mutsuz bir dünya oluşturmuş olurlar. ’Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.’2 ayetiyle bildirdiği gibi, bu insanlar kendi kendilerine azap ederler. ’Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.’3 hükmüyle, imandan yüz çevirenler için dünya hayatında yaşanacak bir ’sıkıntı’dan ve ahirette alacakları karşılıktan bahsetmiştir.
İnsanın gizli ya da Kur’an ahlâkına uymayan her ne özelliği varsa bunları terk etmesi, problemlerin çözümlenmesinde birinci faktör olacaktır. Allah’a imandan sonra Kur’an ve Sünnet’e uyan her mü’min, Kur’an’a daha samimi yaklaşmalı ve ayetlerde anlatılan mü’min ahlâkına ters düşecek her türlü tavır ya da düşünceden kurtulmalıdır. Kur’an ile bildirilen gerçekleri sadece teorik olarak bilmeyi yeterli görmemeli, bunları pratik hayatta da her an hissetmeli ve yaşamalıdır. Allah’ın ilmi ile her yeri sarıp kuşattığını, insanın içinden geçen gizli saklı tüm niyetleri bildiğini, samimiyetsizlikleri de gördüğünü unutmamalıdır.
Bir insan bu gerçeklerin şuuruna vararak yaşadığında, kendisi için güzel ve farklı bir hayatın başladığını görecektir. O güne kadar zevk aldığını sandığı nimetlerin tadına aslında hiç varmamış olduğunu, insanların mutluluk sandıkları şeylerin, gerçek mutluluğun yanında ne kadar sıradan zevkler olduğunu anlayacaktır. Yediği yemekten, seyrettiği bir manzaradan soluduğu havaya kadar her şeyin sandığından çok daha büyük sevinçler verebildiğini anlayacaktır. Sevmekten, sevilmekten, güzel ahlâk göstermekten, insanlardaki güzellikleri, incelikleri görmekten, gülmekten, dostluklardan, mü’min kardeşleriyle yaptığı sohbetlerden çok daha farklı tatlar alacaktır. Hayatı, dünya şartlarında bir nevi cennet hayatını andırır hale gelecektir. Burada anlaşılması gereken önemli bir konu daha vardır; ’güzel bir hayat yaşamak’ derken bunda kastedilen mana, insanın hiç zorluk görmemesi anlamında değildir. Çünkü dünya bir imtihan ortamıdır ve insan, hayatının sonuna kadar çeşitli olaylarla denenecektir. İnsan, Allah’ın Kur’an ayetlerinde bildirdiği şekilde; kimi zaman açlıkla ve korkuyla, kimi zaman da malından, canından, sevdiklerinden eksiltmelerle denenecek, gerektiğinde zorluk ve sıkıntıyı da tadacaktır; ama bunların hiçbirisi, mü’minin burada anlatılmak istenen iç huzurundan, kalbî mutluluğundan hiçbir şey götürüp eksiltmez. Çünkü mü’min olaylardaki hayırları, hikmetleri görebilen, göremediğinde dahi bu gerçeğe iman edip, tevekkül eden ve bunun güzelliğini yaşayan insandır. Olayların hayrını düşünmek ve Allah’ın takdirine teslim olmak insanlara daimî ve gerçek mutluluğu kazandırır.
Allah (c.c.), Kur’an’da: ’... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.’4 diye bildirmektedir. İnsanlar yaşamları içerisinde kimi zaman ummadıkları, istemedikleri ya da hoşlanmadıkları olaylarla karşılaşabilirler. Bunların her biri de; ’O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı...’5 ayetiyle bildirildiği gibi, insanların denenmesi için özel olarak yaratılan durumlardır. İnsanın yapması gereken ise, başına gelen olay her ne kadar zor ya da olumsuz gibi görünse de, Allah’a güvenmek ve Rabbimizin bu olayda bir hayır takdir ettiğini bilmektir. Mü’min bir kişi, kalbinde yaşadığı bu güven ve teslimiyeti ahlâkına da hakim eder. İşte bu, Allah’ın Kur’an ile insanlara emrettiği tevekküllü tavırdır. Olaylar karsısında tevekkül edildiğinde, Allah’ın izniyle her şey çok kolaylaşır.
Tevekkülsüzlükte ise, hayatın her detayı insanlar için ayrı bir zorluk, ayrı bir sıkıntı ve ayrı bir azaba dönüşür. Her iş karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. En basit, en sıradan ve çözümü en kolay olan olaylar bile tevekkülsüz insanların gözünde büyür. Bu insanlar Allah’a iman ettiklerini söyledikleri halde, kimi zaman kaderin nasıl mükemmel bir düzen içerisinde işlediğini unutabilir ve olayların Allah’tan bağımsız olarak geliştiği düşüncesine kapılabilirler. Bundan dolayı başlarına gelenlere hayır gözüyle bakamaz, olaylardaki hikmetleri göremezler. Sürekli korku ve endişe içerisinde yaşarlar. Daha ortada hiçbir şey yokken bile olabilecek olumsuz ihtimalleri düşünerek tevekkülsüzlüğün getirdiği tedirginliği yaşarlar. Aynı şekilde en olumlu ve en yolunda giden olaylarda bile, yine hep aksilik olarak nitelendirecek bir şeyler bulurlar. ’... Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.’6 buyrularak, birçok insanın sahip olduğu kötü bir ahlâk özelliğine de dikkat çekilmiştir. Gerçekten de bazı insanlar, içerisinde yaşadıkları sayısız nimete rağmen, Allah’a karşı nankörlük edebilmektedirler. Oysa hiç düşünmemiş olabilirler; ama mutsuz bir hayat yaşamalarının başlıca nedenlerinden biri, Allah’a karşı gösterdikleri bu ahlâktır. Çünkü Allah: ’Öyleyse (yalnızca) beni anın, ben de sizi anayım ve (yalnızca) bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.’7 ayetiyle, insanlara nankörlükten kaçınmalarını emretmektedir. İman ettikleri halde Allah’ın rahmetini ve kendilerine verilen onca güzelliği takdir edememeleri, elbette ki insanlara azap olarak geri dönmektedir. Bu kimselerin böyle bir ahlâk sergilemelerinin asıl nedeni temelde dinin özünü tam olarak kavramamış olmalarıdır.
Kaderin mükemmel işleyişini, iyi ya da kötü görünen her şeyde bir hayır olduğunu düşünmemeleri, olaylara olumsuz bir gözle bakmalarına neden olur. Oysa bir olayda insanın nimet olarak görüp sevinç duyabileceği yüzlerce detay vardır; ama bu insanlar, bakış açılarındaki çarpıklık nedeniyle, bu nimetleri gereği gibi görüp takdir edemezler. Halbuki nimeti görme ve ona şükretme ahlâkını göstermiş olsalar, Allah (c.c.) da onlar üzerindeki nimetini artıracaktır. İman eden kimseler bu ahlâkın getirdiği huzur ve mutluluğu yaşarlar. Her şeye iman ve hikmet gözüyle baktıkları için çevrelerindeki nimetleri, güzellikleri ve incelikleri hemen fark edebilirler. Dünya nimetlerine hırsla yaklaşmadıkları için ellerindekilerle yetinmeyi bilirler. En zor şartlarda, en sıkıntılı ortamlarda bile bu ahlâklarını sürdürürler. Olayların olumsuz yönlerini görüp bunlarla mutsuz olmaktansa, her zaman güzel yönlerini görüp bunlarla sevinç duymasını bilirler. Allah, samimi mü’minlerin gösterdikleri bu güzel ahlâka karşılık olarak Kur’an’da şöyle buyurmuştur: ’Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi) arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.’8 bu ayette bildirdiği gibi bu ahlâkı gösteren kimselerin üzerindeki nimetlerini daha da artırmaktadır.
Allah (c.c.), kendisine samimi bir kalple iman eden kimselere katından bir güzellik, sevimlilik ve nur verir. Bu insanlar varlıklarıyla girdikleri her ortama güzellik ve esenlik getirirler. Yüzlerine bakmak, seslerini duymak, Allah’a olan derin imanlarını hissettiren samimi konuşmalarına ve tavırlarına şahit olmak çevrelerindeki insanlar için birer nimet olur.
Samimiyetsiz bir tavır içerisinde olan insanların üzerinde ise, mü’minlerin tam tersine olumsuz bir hal oluşur. Kendi iç dünyalarında yaşadıkları tevekkülsüzlük, hüzünlü, sıkıntılı ve gergin ruh halleri ve kibirleri, bu insanların girdikleri her ortamda negatif bir hava esmesine neden olur. Hiçbir söz söylemeseler, hiçbir şey yapmasalar dahi bulundukları yerden çevrelerine olumsuz bir elektrik yayarlar. Gergin ruh halleri, azap dolu yüzleri ve sıkıntılı sesleri insanlara bu durumu açıkça hissettirir. Samimi olmadıkları, Allah’a karşı mutlak dürüstlük içerisinde yaşamadıkları sürece bu iticilik üzerlerinden gitmez. Çevrelerindeki insanlara sempatik görünebilmek için her ne yaparlarsa yapsınlar, olumlu bir etki oluşturamazlar.
Bu durum, Allah’ın insanlar üzerinde yarattığı mucizevî bir durumdur. Böyle olumsuz bir halin nedeni kimi zaman tam olarak tarif edilemeyebilir; ama çoğu kişi böyle insanları anlar ve onlarla aynı ortamı paylaşmak istemez. Bu da olumsuz hali üzerinde barındıran insanın dünyada içten içe yaşadığı sıkıntılardan biridir. Ancak unutulmamalıdır ki aynı insan kalbini temiz tutup Allah’a karşı samimi olmaya niyet ettiği andan itibaren üzerindeki bu kötü hâl Allah’ın dilemesiyle hemen dağılır ve yerini nurlu bir yüze bırakır. Dünya ve ahiret mutluluğunun tek çaresi iman ve amel-i salihte gizlidir.
Mü’minler olarak Yunus Emre’nin dile getirdiği ’Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü…’ anlayışıyla bütün mahlûkâta şefkat, merhamet ve muhabbetle yaklaşmalıyız. İnsanoğlu işlediği günahlarla ne derecede düşerse düşsün, onun özündeki değer bâkîdir. Bu sebeple, günaha olan düşmanlığı günahkâra sıçratmamak icap eder. Fakat günahkâra olan müsamahayı da günaha taşırmamak gerekir.
Nakledildiğine göre İbrahim b. Edhem Hazretleri, bir sarhoşun pis kokulu ve bulaşık ağzını yıkamış, bunu niçin yaptığını soranlara da: ’Eğer yüce Allâh’ın adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı bulaşık olarak bıraksaydım, hürmetsizlik olurdu…’ demişti. Adam ayıldığında ona: ’Horasan zâhidi İbrahim b. Edhem ağzını yıkadı…’ dediler. Bu durumdan mahcup olan sarhoşun gönlü de gaflet uykusundan uyandı ve: ’Öyleyse ben de tevbe ettim…’ dedi. Böyle bir ıslâha vesile olan İbrahim b. Edhem Hazretlerine rüyasında Hak katından şöyle buyruldu: ’Sen bizim için onun ağzını yıkadın! Biz de senin için onun kalbini yıkadık!’
İşte Allah’a kulluk, böylesine yüksek bir kalbî hayatla ifa edildiğinde neticesi de o nisbette bereketli olur. İnsan bu hâle ulaşınca muhabbet odağı hâline gelir. Muhabbetle atılan tohum da ebedidir.

(Endnotes)
1 el-Mü’minûn, 23/1.
2 Yûnus, 10/44.
3 Tâ-hâ, 20/124.
4 el-Bakara, 2/216.
5 el-Mülk, 67/2.
6 eş-Şûrâ, 42/48.
7 el-Bakara, 2/152.
8 İbrâhîm, 14/7.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.