Özlenen Rehber Dergisi

161.Sayı

Peygamberimiz'in Ebeveyniyle İlgili Bir Yanlış Anlayışın İzalesi

Bu risale, İmam-ı A’zam’ın ’Fıkh-ı Ekber’ adlı risalesini şerh ederken Ali el-Kârî’nin, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ebeveyninin ehl-i nâr olduğu şeklinde düştüğü hatanın, yine aynı eserin asıl nüshasına göre ehl-i necat oldukları şeklinde düzeltilmesi için açıklamalar yapmak amacıyla kaleme alınmıştır.
İmam-ı A’zam Ebû Hanife hazretlerinin Fıkh-ı Ekber isimli risalesinin bir kısım nüshalarında ve Fıkh-ı Ekber’i şerh edenlerin kendilerine esas aldıkları metinlerde ’Peygamber Efendimiz’in anne ve babası küfür üzere öldüler.’ şeklinde ifadeler bulunmaktadır.1
Fıkh-ı Ekber şarihlerinden Ali el-Kârî ve Ebu’l-Müntehâ da kendilerine Fıkh-ı Ekber’in hatalı nüshalarını esas almışlar ve: ’Hz. Peygamber Efendimiz’in anne ve babası küfür üzere öldüler’ ibaresini şerh ederken, ’Söz, iman üzere öldüler diyenlerin sözlerine cevaptır. Böyle söyleyenler ise Râfizîlerdir.’ demişlerdir. Hatta Ali el- Kârî, bu görüşü destekleyen, iman üzere öldüklerini söyleyen görüşü reddeden bir risale de yazdığını Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde zikretmiştir. Ali el-Kârî şerhinin bazı matbu nüshalarında Hz. Peygamberin ebeveyni ile ilgili bölüm atlanmıştır. Yazma nüshaların tümü ve matbu nüshalarının bir kısmında ise bu bölüm aynen yer almıştır.
Türkçeye tercümede, bu kısmın atlandığı nüshalar esas alındığından, bu kısım tercüme edilmemiştir. Ebu’l-Müntehâ şerhini Türkçeye tercüme eden Ahmet Karadut, bu konuda şerhe değil, eline geçen bir Fıkh-ı Ekber nüshasına bağlı kalmış ve ’Hz. Peygamber Efendimizin anne ve babası cahiliyet üzere ölmüşlerdir.’ şeklinde tercüme etmiştir. Biraz sonra tercümesini vereceğimiz Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin, İmam-ı A’zam hazretlerinin ’el-Âlim ve’l-Müteallim’ isimli risalesinin tahkikli neşrinin baş tarafında sunduğu tespitlerin bir kısmını dipnotta zikretmiştir.
Ali el-Kârî ve diğer şarihleri bu şekilde düşünmeye ve hatta bu konuda müstakil risale yazmaya sevk eden amil, ellerinde bulunan ve şerhe asıl kabul edilen Fıkh-ı Ekber nüshasındaki ’küfür üzere öldüler’ sözüdür. Ali el-Kârî, büyük imamın bu konudaki görüşünü elinde bulunan hatalı nüshadan yanlış öğrenmiş, mezhep hâkimiyeti ve taassubuyla bu görüşü desteklemeye, muhalif görüşleri çürütmeye çalışmıştır. Hâlbuki İmam-ı A’zam hazretlerinin el-Fıkhu’l-Ekber isimli risalesinin aslında ’Hz. Peygamber Efendimiz’in anne ve babası küfür üzere öldüler’ şeklinde bir ibare bulunmamaktadır.
Büyük İmam’ın eserleri üzerinde çalışmalar yapan, bir kısmını tahkikli bir şekilde neşre hazırlayan Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî, İmam’ın ’el-Âlim ve’l-Müteallim’ isimli eserinin tahkikli neşrinin baş tarafında İmam-ı A’zam’ın eserleri hakkında bilgi vermektedir. Burada el-Fıkhu’l-Ekber’den bahsederken, bu eserin yazma nüshalarının bulunduğu yerlerden bahsetmekte ve sonra şöyle demektedir:
’Bu nüshaların bir kısmında ’Hz. Peygamber Efendimizin anne ve babaları fıtrat üzere öldüler.’ şeklinde ibareler vardır. Kûfî hat denilen bir Arapça yazı çeşidinde ’اَلْفِطْرَةُ / el-Fıtratu’ kelimesinin ’اَلْكُفْرُ / el-Küfru’ kelimesine tahrifi kolaydır. Fıkh-ı Ekber nüshalarının çoğunda ise ’مَا مَاتَا عَلَي الْكُفْرِ / mâ mâtâ ale’l-kufri’ ’Küfür üzere ölmediler’ ibaresi vardır. Sanki İmam-ı A’zam bu ibaresiyle, ’Benim babam da, senin baban da cehennemdedir.’ hadisini rivayet ederek Hz. Peygamberin anne ve babasını cehennem ehlinden kabul edenlere cevap vermektedir. Çünkü bir kimseyi cehenneme girdirmek için yakînî/kesin bir delile ihtiyaç vardır. Bu konu, amelî bir konu değil ki zannî bir delille yetinilsin! ’İhyâ’ ve ’Kâmûs’ şarihi Muhammed el-Murtezâ ez-Zebîdî, ’el-İntisâr li-Vâlideyi’n-Nebiyyi’l-Muhtâr’ isimli risalesinde:
’Ben onun bu risalesini kendi el yazısıyla şeyhimiz Ahmed b. Mustafâ el-Ömerî el-Halebî’nin yanında gördüm.’ diyerek özetle şunları nakletmektedir:
’Eseri çoğaltan kişi ’مَا مَاتَا / mâ mâtâ’ ibaresinde ’مَا / mâ’nın tekrarını görünce, zaid zannetti ve ’mâ’nın birini hazfetti (attı). Bu hatalı nüsha yayıldı. Bunun bu şekilde oluşuna haberin siyakı da delildir. Çünkü Ebû Tâlib ve Hz. Peygamber Efendimiz’in anne ve babası aynı hal üzere olmuş olsalardı, muhakkak ki İmam-ı A’zam, üçünü bir cümle içinde aynı hükümde toplardı. Hükümleri ayrı ayrı olmamasına rağmen iki ayrı cümlede zikretmezdi.’
Bu, Hafız ez-Zebîdî’nin güzel bir tespitidir. Ancak Zebîdî, ’مَا مَاتَا / mâ mâtâ’ ibaresinin bulunduğu nüshayı görmemiş, bu durumu görenlerden nakletmiştir. Allah’a hamd olsun, ben, Mısır Kütüphanesi’nde bulunan iki eski Fıkh-ı Ekber nüshasında ’مَا مَاتَا / mâ mâtâ’ lâfzını gördüm. Bazı dostlarım ise, Medine-i Münevvere’de Şeyhülislâm Allâme Arif Hikmet’in kütüphanesinde bulunan iki eski nüshada ’مَا مَاتَا عَلَي الْكُفْرِ / mâ mâtâ ale’l-kufri’ ve ’مَاتَا عَلَي الْفِطْرَةِ / mâtâ ale’l-fıtrati’ ibaresinin bulunduğu nüshayı görmüşlerdir.’2
Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu konuda bazı âlimlerin yanlış yola sapmalarının temel sebebi, İmam-ı A’zam hazretlerinin Fıkh-ı Ekber adlı eserinin hatalı nüshalarının yayılması ve bir kısım Hanefî ulemasının hatalı nüshalarda yer alan ve bu konuda imamlarının görüşü zannettikleri hatalı görüşü destekleme yoluna gitmeleridir.
Bu konuda yazılmış olan risalelerin bir özetini Tecrîd-i Sarîh’in Türkçeye tercüme ve şerhinde veren merhum Profesör Kamil Miras’ın aktardığı bilgiler, konuyu detaylı bir şekilde vermesi açısından önemlidir. Şimdi biz burada, bu bölümden aldığımız bilgileri kısa ve özlü bir şekilde vereceğiz:

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Muhterem Ebeveyninin Necat ve Necabetleri:
Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimizin peder-i âlîleri ile valideleri Âmine binti Vehb hazretlerinin ehl-i nâr olmayıp ehl-i necât olduklarına dair birçok zevât-ı aliyye tarafından pek çok müstakil eserler yazılmıştır. Rasûl-i Ekrem Efendimizin vâlideyninin ehl-i nâr değil, ehl-i necât olduklarını pek çok âlim tasrih etmiş ve bir kaç şekilde takrir ve müdafaa etmişlerdir:

Birinci Tasrih:
Rasûl-i Ekrem Efendimizin vâlideyni, zümre-i nâciyedendir. Çünkü onlar, Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilişinden evvel vefat etmişlerdir. Peygamberin gönderilişinden evvel vefat edenlere ise azap yoktur. Bu konuda Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’deki delili:
وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا
’(Biz hiç bir ümmete, kendilerine) peygamber gönderinceye kadar azap edici değiliz.’3 ayetidir.
Aynı şekilde bütün Ehlisünnet imamları, bir peygamberin daveti kendisine ulaşmadan vefat eden kimsenin nâil-i necât ve selâmet olduğunda ittifak etmişlerdir.4
Ahmed b. Hanbel ve İshâk b. Râhûye’nin Müsnedlerinde, Beyhakî’nin de Kitâb-ı İ’tikâd’da el-Esved b. Serî’ (r.a.)’den rivayetlerine göre Nebi (s.a.v.) buyurmuştur ki:5
’Dört (sınıf insan), kıyamet gününde (Allah’a arzolunur ve cehennemden affolunmalarını için hüccet getirirler ki bunlar):
1- Hiç bir şey duymayan sağır kimse,
2- Ahmak (aklı kıt, deli) kimse,
3- (Yaşlılıktan dolayı aklını yitirmiş) bunak kimse,
4- ve fetret (devrin)de6 ölen kimse(lerdir).
Sağıra gelince; ’(Yâ) Rabbi! Andolsun ki İslam, (ben) hiçbir şey işitmezken geldi.’ der. Ahmağa gelince; ’(Yâ) Rabbi! Andolsun ki İslam, çocuklar beni, (deve, koyun ve keçi gibi hayvanların) tezeğiyle taşlarlarken geldi.’ der. Bunağa gelince; ’(Yâ) Rabbi! Andolsun ki İslam, (ben) hiçbir şey akletmezken geldi.’ der. Fetret (devrin)de ölene gelince;: ’(Yâ) Rabbi! Senin (göndermiş olduğun) bir peygamber bana gelmedi.’ ’ der. Bunun üzerine (Allah Tebârake ve Teâlâ) mutlaka kendisine itaat edeceklerine dair onların kuvvetli sözlerini alır. Ardından (imtihan etmek için) onlara: ’Cehenneme girin!’ (diye emrini ileten bir elçi) gönderir. Muhammed’in canı yed(-i kudret)inde olan (Allah)’a yemin olsun ki, şayet (emre itaat edip) ona (yani cehenneme) girselerdi elbette (cehennem), kendilerine karşı serin ve selamet olurdu.7 Her kim de (emre itaat etmez de) ona girmezse ona doğru çekilecektir.’8

İkinci Tasrih:
Rasûl-i Ekrem’in ebeveyni ehl-i necattırlar. Çünkü bu muhterem ana ve babanın ehl-i şirk oldukları sabit olmamıştır.9

Üçüncü Tasrih:
Rasûl-i Ekrem’in ebeveyni müşrik değildirler. Çünkü Allah Teâlâ ana ve babasına hayat bahşetmiş ve bu muhterem ana-baba, aziz oğullarının nübüvvet ve risaletini kabul ve iman etmişlerdir.
İbn-i Şâhin’in Nâsih ve Mensûh’unda, Hatîb-i Bağdâdî’nin Sâbık ve Lâhik’ında, Dârekutnî ve İbn-i Asâkir’in Ğarâib’de tahriçlerine göre, Âişe (r.anhâ) demiştir ki:
’Haccetü’l-Vedâ’da Rasûlullah (s.a.v.) bizimle birlikte haccetti. Sonra Hacûn kabristanına uğradı. Hazret, hazin ve mağmum, ağlıyordu. Orada uzunca bir zaman kaldıktan sonra benim yanıma geldi. Bu defa ferahnâk ve mütebessimdi. Ben, onda gördüğüm bu bariz değişimin sebebini sorduğumda şöyle cevap verdi:
’Annemin kabrine uğradım. Rabbim Allah’tan onu diriltmesini istedim. (O isteğime icabet etti) de onu diriltti, (annem) bana iman etti, ardından Aziz ve Celil olan Allah onu (eski haline) geri döndürdü.’10
Kurtubî diyor ki: ’Bu ihyâ hadisi ile istiğfardan nehiy (iman etmeden ölen için tevbe dilemeyi yasaklama) hadisi arasında çatışma yoktur. Çünkü diriltme hadisi, istiğfar hadisinden sonradır. Bunun delili de ihyâ olayının Haccetü’l-Vedâ’da vuku bulduğunun Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz tarafından bildirilmesidir.’11
Yine Kurtubî, ’Rasûl-i Ekrem’in vefatına kadar hakkında Cenâb-ı Hakk’ın lütf ü keremi gerçekleşmiştir. Diğer taraftan, ebeveyninin diriltilerek iman etmelerine de ne aklen ve ne de dinen bir engel yoktur. Bundan başka Kur’ân-ı Kerim’de, Beni İsrail’den öldürülen bir kimsenin diriltilip katilini haber vermesi varit olmuştur.12 Yine İsa (a.s.)’ın eliyle Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri dirilttiği de sabittir.13 Rasûl-i Ekrem hakkında ziyade bir kerem ve fazilet olarak ebeveyninin diriltilip iman etmelerinde hiç bir sakınca yoktur.’14 diyerek konuyu özlü bir şekilde açıklamakta ve delilleriyle gözler önüne sermektedir.15
Yukarıda verdiğimiz açıklamalarda da görüldüğü gibi, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin anne ve babası, küfür üzere değil, iman üzere ölmüşlerdir. Üzülerek ifade edelim ki, bugün birçok Müslüman’ın evinde ve kütüphanesinde Fıkh-ı Ekber’in hatalı nüshaları bulunmaktadır. Bu sebeple de, bu kimselerin bu konudaki inançları bu hata doğrultusundadır.
Biz ümit ediyoruz ki, yazdığımız bu risale, birçok Müslüman’ın hem Efendimiz (s.a.v.)’i ruhen sıkıntıya sokan, hem de kendilerinin ahirette sorumlu olmalarına sebep olacak olan bu yanlış inançtan bir an evvel dönmelerine ve bu hatalarını düzeltmelerine vesile olur.
es-Selâmu alâ menittebea’l-Hüdâ.


(Endnotes)
1 Ebu’l- Müntehâ, Menâkıb-ı İmam’ı A’zam ve Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.315, Akçağ yay. Ankara, 1993; Aliyyü’l-Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.293, Hisar yayınevi, İstanbul, Tarihsiz.
2 Ebû Hanîfe, el-Âlim Ve’l-Müteallim Ve Yelîhi Risâletu Ebî Hanîfete İlâ Osmân el-Bettî Sümme’l-Fıkhu’l-Ebsat, (Tahkik: Muhammed Zâhid el-Kevserî), s.7, Matbaatu’l-Envâr, Kahire, h.1368.
3 el-İsrâ, 17/15.
4 Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Mütercimi ve Şarihi: Kâmil Miras, c.4, s.539, DİB. Yay., Ankara, 1991.
5 Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Mütercimi ve Şarihi: Kâmil Miras, c.4, s.542, DİB. Yay., Ankara, 1991.
6 ’İki peygamber arasında hak dine davetin kesintiye uğradığı dönem.’ manasına gelen ’Fetret’ kelimesi sözlükte, ’Bir şeyin şiddetini kaybedip gevşemesi ve zayıflama­sı’ anlamındaki ’fütûr’ masdarından isim olup ’zaaf, gevşeme, gücünü ve tesirini kaybetme’ manasına gelir. Fetret daha ziyade Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.v.) ara­sında geçen tebliğsiz dönem için kullanılır. Bu dönemde yaşayan topluluklara da ’fetret ehli’ denir. (TDV. İslam Ansiklopedisi, ’Fetret’ Maddesi, c.12, s.475, Metin YURDAGÜR, TDV. Yay., Ankara, 1995.)
7 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.26, s.228, h.no:16301, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1997; İbn-i Hibbân, Sahîh Bi-Tertîbi Belbân, İhbâruhû An Menâkıbi’s-Sahâbe, Zikru’l-İhbâr An Vasfi’l-Akvâm…, c.16, s.356, h.no:7357, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1993; İshâk b. Râheveyh, Müsned, c.1, s.122, h.no:41, Mektebetu’l-Îmân, Medine, 1991; Bezzâr, Müsned –el-Bahru’z-Zehhâr-, c.17, s.70, h.no:9597, Mektebetu’l-Ulûmi Ve’l-Hikem, Medine, 1988; Beyhakî, Kitâbu’l-İ’tikâd –el-İ’tikâdu Ve’l-Hidâyetu İlâ Sebîli’r-Raşâd- s.202, Dâru’l-Fadîle, Riyad, 1999.
8 Ebû Hureyre (r.a.)’den bu rivayetin misli rivayet edilmiştir. Ancak, sonunda bu ziyade vardır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.26, s.230, h.no:16302, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1997)
9 Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Mütercimi ve Şarihi: Kâmil Miras, c.4, s.545, DİB. Yay., Ankara, 1991.
10 Kurtubî, et-Tezkira Bi-Ahvâli’l-Mevtâ Ve Umûri’l-Âhira, c.1, s.136, Mektebetu Dâri’l-Minhâc, Riyad, h.1425. Kurtubî: ’(Hadisin lafzı) el-Hatîb’in lafzıdır.’ demiştir. Ayrıca bkz., İbnu Şâhîn, en-Nâsihu Ve’l-Mensûhu Mine’l-Hadîs, s.284, h.no:630, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, es-Sâbık Ve’l-Lâhik Fî Tebâudi Mâ Beyne Vefâti Râviyeyni An Şeyhin Vâhid, s.344, Dâru’s-Sumay’î, Riyad, 2000; Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf Fî Şerhi’s-Sîrati’n-Nebeviyye Li’bni Hişâm, c.2, s.187, Dâru’l-Kutubi’l-İslâmiyye, 1990.
Rivayetlerde, Peygamberimiz (s.a.v.)’in annesinin kabrine giderek onun hakkında Cenâb-ı Hakk’a münacatta bulunduğu zikredilmekte, babasının ismi geçmemektedir. Yukarıda zikredilen ’Fetret dönemi’nde ölenlerle ilgili varit olan hadis-i şerife istinaden Peygamberimiz (s.a.v.)’in babası da annesi ile aynı hükümdedir, diyebiliriz.
11 Kurtubî, et-Tezkira Bi-Ahvâli’l-Mevtâ Ve Umûri’l-Âhira, c.1, s.138, Mektebetu Dâri’l-Minhâc, Riyad, h.1425.
12 Bkz., el-Bakara, 2/67-73.
13 Bkz., Âl-i İmrân, 3/49; el-Mâide, 5/110.
14 Kurtubî, et-Tezkira Bi-Ahvâli’l-Mevtâ Ve Umûri’l-Âhira, c.1, s.140, Mektebetu Dâri’l-Minhâc, Riyad, h.1425.
15 Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Mütercimi ve Şarihi: Kâmil Miras, c.4, s.547-548, DİB. Yay., Ankara, 1991.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.