Özlenen Rehber Dergisi

161.Sayı

Hikem-i Atâiyye'den İnciler - 2.hikmet

İbrahim Özdoğan Özlenen Rehber Dergisi 161. Sayı
2. HİKMET

إِرَادَتُكَ التَّجْرِيدَ مَعَ إِقَامَةِ اللّٰهِ إِيَّاكَ فِي الْأَسْبَابِ مِنَ الشَّهْوَةِ الْخَفِيَّةِ
وَإِرَادَتُكَ الْأَسْبَابَ مَعَ إِقَامَةِ اللّٰهِ إِيَّاكَ فِي التَّجْرِيدِ انْحِطَاطٌ عَنِ الْهِمَّةِ الْعَلِيَّةِ
Allah Teâlâ seni sebeplere bağlamışken tecrîdi (sebeplerden uzak kalmayı) istemen, nefsinin gizli şehvetindendir.
Allah Teâlâ seni sebeplerden kurtarıp tecrîd eylemişken, sebepleri arzulaman ise âlî/yüce himmetten düşüştür.

Burada ’sebepler’, dünyadan elde edilen şeylere kendisiyle ulaşılan şeylerden ibarettir.
Tecrîd1 ise bu sebeplerle ilgilenmemektir. Bundan dolayı Allah (c.c.), kimin geçimini sebeplere bağlarsa ve bu kişi de bu sebeplerden çıkmayı, alakasını kesmek isterse işte bu, onun gizli şehvetindendir.
Bunun şehvetten olma sebebi, kişinin Allah’ın kendisi için irade ettiğine razı olmamasıdır.
Bu şehvetin gizli olma sebebi ise görünüşte kişinin bu çıkış ve uzaklaşmasının bir dünyalık elde etmek için değil, yine Allah’a yakınlık için olmasıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın insanı sebeplere bağlamasının hikmeti, zahirî sebeplerle geçim zorlaştığında kişinin din ve iman selâmetini koruyabilmektir. Yani bu durumda kişi, başına gelen durumu -yaratanın Allah olduğunu bilmekle beraber- sebeplere havale eder ve isyandan uzak olur. Yine diğer bir maksat da; sebeplere yapışarak çalışıp kazanmak sırasında, insanların malına tamah etmeyip sıla-i rahim yapmak, fakire yardım etmek ve malı dinin emrettiği sair alanlarda harcayarak zâhirî ve batinî kulluk vazifelerini yerine getirmektir.
Şayet tam aksine Hak Teâlâ insanı sebeplerden uzaklaştırmak ister de kişi sebeplere bağlı kalmaya devam etmek isterse işte bu da onun himmetinin düşüklüğü, edebinin kötülüğündendir. Bu kişi, şehvetiyle baş başa kalmış olur. Çünkü tecrîd, yüce bir makamdır. Hak Teâlâ ancak kendisini tanıyan tevhid ehli olan özel kullarını bu makama yükseltir. Allah (c.c.)’ın bu makama yükselttiği kişi neden eksik makamlara düşsün?
Tecrîdde yaşamanın alameti, ummadığı yerlerden rızıklanarak mutlu olmak, bu şekilde yaşamak zorlaştığında da Cenâb-ı Hakk’a tevekkülü bırakmamak, kalbini bozmamak, gönül hoşluğu içinde ibadete devam ederek feyizlenmektir.
Sebeplere bağlı kimsenin tecerrüd etmesi gizli şehvetinden ileri gelir. Şu bakımdan ki, feyiz ve hayır Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. İlâhî iradenin kulun isteğine uygun olup olmadığı bilinemediği halde kulun belirlenmiş kaderden çıkmak ve mücerred olmak istemesi, insanlardan uzaklaşması; Cenâb-ı Hakk’a yaklaşma bahanesi altında, insanlarca sayılıp sevilmeyi istemek gibi nefsanî bir düşünceye dayanır. İnsanların sevip saymalarını istemek ise, tecrîd ehlini yüksek derecelere çıkmaktan alıkoyar ve yoldan saptırır. Bu yüzden ârifler bunu öldürücü bir zehir bilmişlerdir.
Bir tecrîd ehlinin yani insanlardan uzak yaşayan bir kimsenin sebeplere yapışmak istemesi, himmetinin tükenmiş olduğunu gösterir. Çünkü tecerrüd, Hakk’a bağlanmaktır ve muvahhidlerin, âriflerin en üstünlerine mahsustur. Halka dönmek ve inmek demek olan ve eksikli kişilerin hali bulunan sebeplere yapışmak, yüksek makamı alçak menzile değişmek gibi aşağılık bir iştir. Zira himmet, kalp hallerindedir; ilgili olduğu şeye göre yükselir, alçalır.
Tecrîdin tasavvuf ıstılahındaki manası ise üç kısımdır:
1- Zahirî
2- Batınî
3- Hem zahirî hem batınî.
Zahirî tecrîd, dünyevî sebepleri ve cismanî harikuladelikleri terk etmektir.
Batınî tecrîd, nefsanî ilişkileri ve hayali, yersiz engelleri terk etmektir.
Hem zahirî hem batınî tecrîd ise batinî ilişkileri ve cismanî menfaatleri terk etmektir. Başka bir deyişle zahirin tecrîdi, azaları Allah (c.c.)’a itaatten alıkoyan her şeyi terk etmek, batının tecrîdi kalbi Allah (c.c.)’la beraber olmaktan engelleyen her şeyi terk etmektir. İkisinin tecrîdi ise kalbi, kalbin sahibi olan Allah’a bırakmaktır.
İnsanın zahirî soyutlanması, sebepleri terk edip alışılan elbiselerden bedeni soymaktır. Batınî soyutlanması ise kalpten her türlü kötü vasfı çıkarıp güzel vasıflarla donatmakla mümkün olur.
Kim batınını bırakıp sadece zahirini soyutlarsa o, bakırı gümüşle kaplayan kişi gibi yalancıdır. Batını çirkin, zahiri hoştur. Kim de zahirini bırakıp sadece batınını soyutlarsa o, gümüşü bakırla kaplayan kişi gibi güzeldir. Ki bu çok azdır. Çünkü zahir neyse meşgulse batıl da onunla meşgul olur. Kim zahiri ve batını beraber tecrîd ederse işte o kemale ermiş dosdoğru olan kişidir. O kralların hazinesini emanet etmeye layık olan saf altın gibidir.
Şeyh Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî (rh.a.) şöyle buyurdu: Kendini soyutlamış fakirin edepleri dörttür: Büyüklere hürmet, küçüklere rahmet, nefsine insaf, nefsinden yardım almamak. Sebeplere sarılan fakirin edepleri de dörttür: İyilerle dostluk etmek, facirlerden uzaklaşmak, namazı cemaatle kılmak, kendisine açılan nimetleri fakir ve miskinlerle paylaşmak. Bu kişinin, bu edeplerin yanında soyutlanmış kişinin edepleriyle de edeplenmesi gerekir. İşte bu onun için kemale ermek demektir.
Allah (c.c.)’ın kendisi için ikame ettiği sebeplerle sebeplenmesi mütesebbib kişinin alametlerindendir. Ta ki Allah (c.c.) onu bir şeyh eliyle ya da sebepleri imkansızlaştırmak gibi açık bir işaretle sebeplerden tecrîde intikal ettirir.
Hak Teâlâ, kişinin kazancını sebeplere bağlamışken onun inzivaya çekilmesi, nefsinin gizli şehvetindendir. Çünkü nefis fakirliğin meşakkatlerini çekmeyeceğini bildiği zaman bu inziva ile rahatlık ister. Ancak bu inzivada fakirleşse inzivadan çekilir, mecbur kalır ve sebeplere döner. Dolayısıyla bu durum onun için sebeplere sarılmasından daha çirkin bir durum olur. Bu da onun bir şehvet olduğunu gösterir. Ancak bu gizli bir şehvettir. Çünkü o görünürde dünya sebeplerinden ayrılmış görünür ve bu da şerefli bir makam ve yüce bir haldir. İşin iç yüzünde ise bu inzivayla istediği rahatlığı, azizliği gizler. Aslında bu inzivayla (tecrîdle) tam bir kul olup, ahiret imanını sağlamlaştırmayı hedeflemez.
Tenvîr’de şöyle dendi: Hakk’ın senin için hükmettiği seni ikame ettiği yerde kalmandır. Böylece senin oraya girişini üstlendiği gibi çıkışını da üstlenir.
Hak yolunda olan basiret sahipleri, ezelde belli edilmiş yerlerine bakarlar ve ilâhî takdire daima razı olurlar. Sebepler onları terk etmedikçe onlar sebepleri bırakmazlar. Sebeplerin dairesinden çıkarılmadıkça, kendiliklerinden tecerrüd tarafına geçmek istemezler. ’Hayır, iyilik Allah (c.c.)’ın seçtiklerindedir.’
Bazı hakikat erleri şöyle anlatmıştır:
’Birçok sene sebepleri terk ettim: mücerred yani halktan uzak yaşadım. Fakat sonra yine sebeplere döndüm. Sonra sebepler beni terk etti, tecerrüde düştüm; bir daha da geri dönmedim.’
İbn-i Atâillâh es-Sekenderî anlatıyor: ’Şeyh Ebu’l-Abbâs el-Mürsî’nin (k.s.) huzurlarına gelmiştim. Zâhirî ilimlerle uğraşmanın, halk arasında bulunmanın Hakk’a erişmeye engel olacağı düşüncesindeydim. Tecerrüd halinde, halktan uzak yaşamak istiyordum. Şeyh Hazretleri hiçbir şey sormadan bana şöyle buyurdu:
’Zâhirî ilimde ilerlemiş bir âlim, işini terk edip sohbetimize devam etmek maksadıyla bize gelmişti. Ona dedik ki: Olduğunuz hal üzere kalınız. Eğer bizden bir nasibiniz varsa hâsıl olur. Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği şey, hiç değişmez, size ulaşır.’ Sonra bana bakarak: ’Sıddîklara ve âriflere yakışan, bir şey reddetmemek ve istememektir!’ buyurdu. Böylece içimdekileri keşfetti ve gönlümü şüpheden kurtardı.’ Çünkü onlar Rasûlullah (s.a.v.)’in de buyurduğu gibi: ’Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturanlar onlar sayesinde şaki olmaz!’2
İrâde etse bu emrin taalluk fethine Nâbî
Âna etrâf-ı nâ-me’mulden esbâb olur peydâ

(Allah bir işin olmasını dilemişse, o işin olması için umulmadık yerlerden sebepler ortaya çıkar.)


(Endnotes)
1 Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyden sıyrılması, Hakk’ın birliğini her şeyden soyutlaması. Sözlükte ’soymak, soyutlamak, ayrı tutmak, temizlemek’ anlamındaki tecrîd kelimesi tasavvufta ’kalbin veya Hakk’ın mâsivâdan soyutlanması’ mânasında kullanılır. (CEYHAN Semih, ’Tecrîd’, DİA, (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi), TDV Yayınları, Ankara 2011, c. XL, s. 248.)
2 Buhârî, Deavât, 66.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.