Özlenen Rehber Dergisi

162.Sayı

Mektûbât-ı Rabbânî’nin Birinci Mektubu Üzerine

Bu risale, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî Hazretlerinin ’Mektûbât-ı Rabbânî’ isimli kitabının birinci mektubu üzerindeki şüphelerin izalesi maksadıyla yazılmıştır.

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazretleri, birinci mektubunda, üstadı Muhammed Bâkibillah hazretlerine yaptığı arz-ı halde şöyle demiştir:

’Muhakkak ki tarikat(ta seyr-i süluk) esnasında (Allah’ın) ’ez-Zâhir’ ism(in)in (mahlukat üzerindeki) küllî tecellisiyle şereflendim. Öyle ki (bu isim,) tüm eşyada tek tek hususi bir tecelli ile bana zuhur etti. Özellikle kadınların kisvesinde (giysisinde), hatta tek tek (tüm) cüzlerinde… Nihayet arzetmeye güç yetiremeyeceğim bir şekilde bu taifeye boyun eğer oldum ve bu boyun eğme hususunda mecburdum. Bu yerde meydana gelen bu zuhur, başka bir yerde olmadı. Bu kisvede, latifelerin hususiyetlerinden ve şaşılacak şeylerin güzelliklerinden gördüğüm şeyler, asıl itibariyle hiçbir tecelli mahallinde zuhur etmedi. Muhakkak ki tamamen eridim ve (kadın)ların elleri arasından su gibi aktım. Aynı şekilde her yiyecek, içecek ve elbisede tek tek (bu isim) bana tecelli etti.’1

Bazı anlayışı kıt ve ilmi yeterli olmayan kimseler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Cenâb-ı Hakk’ın ’Zâhir’ isminin kadınlar kisvesi üzerindeki tecellisi hakkında söylediklerinden hareketle kendisini tekfire kalkışmışlardır.

Onların anlayamadığı yukarıdaki ifadelerini, Peygamber Efendimizin:

أُمِرْتُ أَنْ نُكَلِّمَ النَّاسَ عَلٰى قَدْرِ عُقُولِهِمْ

’İnsanlara, akılları derecesinde konuşmamızla emrolundum.’2 buyruğuna uyarak, anlayacakları hale getirmeye çalışacağız. Bu konuda da hareket noktamız, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin izahı olacaktır.

Burada hemen şunu ifade edelim ki, Cenâb-ı Hak sıfatları ile eşyaya tecelli etmektedir. Fakat insanoğlu bu duruma vakıf olamaması sebebiyle eşyadaki harekât, sekenât ve kaim oluşu, eşyanın kendisinde görmekte veyahut da bu hususlarda hiç kafa yormamaktadır. Ancak, alışılagelmiş fiillerin dışında meydana gelen olaylar karşısında hayrete düşerek, bu olayları yüce bir kudret sahibine havale etmektedir. Her mahlûkata tecelli eden Cenâb-ı Hakk’ın kadınlara tecelli etmesinde de, ne aklen, ne dinen, ne de ilmen bir mahzur vardır. Allah’ın eşyaya tecelli etmesi, Kur’ân’da sarahaten zikredilmiştir. Allah Teâlâ dağa, ağaca, insana, taşa tecelli etmiştir. Bir ayet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak:

فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ

’Rabbi dağa tecelli edince...’3 buyurarak, dağa tecelli ettiğini bildirmiştir.

Yine Cenâb-ı Hak, ’Kelâm’ sıfatıyla ağaçtan tecelli etmiştir ve ondan tecelli eden Kelam’ıyla Hz. Musa (a.s.) ile konuşmuştur:

فَلَمَّآ اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰىٓ اِنّ۪يٓ اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

’Nihayet (Musa) oraya (ateşin yanına) varınca, mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaç (tarafın)dan (şöyle) nida edildi: ’Ey Musa! Şüphesiz ben, âlemlerin rabbi olan Allah’ım.’4

Bu ayetten anlaşıldığına göre, Musa (a.s.) Allah Teâlâ ile olan kelâmını bu ağaçtan işitmiştir.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizden rivayet edilen bir kutsi hadiste de zikredildiği gibi sevdiği kullarının gözü, kulağı, eli ve ayağında tecelli eder.

Bu kutsi hadiste şöyle buyruluyor:

مَنْ عَادٰى ل۪ى وَلِيًّا فَقَدْ أٰذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْد۪ى بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْد۪ى يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتّٰى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذ۪ى يَسْمَعُ بِه۪، وَبَصَرَهُ الَّذ۪ى يُبْصِرُ بِه۪، وَيَدَهُ الَّت۪ى يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّت۪ى يَمْش۪ى بِهَا، وَإِنْ سَأَلَن۪ى لَأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَن۪ى لَأُع۪يذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَىْءٍ اَنَا۬ فَاعِلُهُ تَرَدُّد۪ى عَنْ نَفْسِ الْمُؤْمِنِ، يَكْرَهُ الْمَوْتَ وَ اَنَا۬ أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ.

’Her kim benim bir veli (kulu)ma düşmanlık ederse, mutlaka ona harp ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden (amellerden) bana daha sevgili olan hiç bir şeyle (amelle) yaklaşamaz. Kulum bana, nafile (ibadet)lerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevdiğim zaman ise, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden (bir şey) isterse mutlaka ona veririm. Şayet bana sığınırsa mutlaka onu korurum. Ben, yap(mayı dile)diğim hiçbir şey hakkın­da, müminin canı(nı alma) hususundaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. (O) ölümden hoşlanmıyor, ben ise ona, (dünyada yaşatıp yaşlandırarak ve cennet nimetlerinden uzak tutarak) eza vermeyi hoş görmüyorum.’5

Birçok mutasavvıf, böyle velilerin Allah’ın varlığında kendi varlıklarını yok ettiklerini, böylece görüp, duyup, yürümelerinin Allah ile olduğunu söylemektedirler. Çünkü onlar her kımıldanma ve hareketleri Cenâb-ı Hak’tan bilirler. Fakat bu anlayış, Cenâb-ı Hakk’ın insan ve eşya ile birlik arz ettiğini kabul eden hulûl anlayışı değildir. Ancak var olan her şeyin gerçek müsebbibinin Cenâb-ı Hak olmasıdır.

Yine bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ اللّٰهُ آدَمَ عَلٰى صُورَتِه۪

’Allah Âdem’i kendi suretinde (sıfatında) yarattı.’6

Bu hadisten maksat şudur: Cenâb-ı Hak, Âdem (a.s.)’ı; ilim, irade, kudret vb. sıfatlar itibarıyla kendi sıfatı üzere yaratmıştır.7

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz üzerinde kudret sıfatıyla tecelli etmiştir:

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى

’(Ey Rasûlüm!) Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.’8

Bu ayet-i kerime şöyle açıklanabilir: Yâ Muhammed (a.s.)! Sûreten sen attın, fakat hakikaten sen atmadın. Çünkü hakikaten sen atmış olsaydın, o atmanın meydana getirdiği eser, insan fiillerinin cinsinden olurdu. Hakikatte Allah Teâlâ attığı için bir kabza toprağı Cenâb-ı Hak bütün müşriklerin gözlerine ulaştırdı ve bu sayede bozguna uğradılar. Siz de bunun sonunda onların kökünü kazımaya güç yetirdiniz. Bu atmanın sureti Rasûlullah (s.a.v.)’den, onun meydana getirdiği tesir ise Cenâb-ı Hak’tan olmuştur. Çünkü bir beşerin bir avuç toprağı bir ordunun gözlerine atıp da orada bulunan askerlerin hepsinin gözlerine ulaştırma gücü yoktur. Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede atma işinin hepsini Efendimiz (s.a.v.)’den uzaklaştırmamıştır. Atma işini ona izafe etmiş fakat atma işinde onun varlığını nefyetmiştir.9 Böylece ayetin manası; ’Attığın zaman kendinle atmadın, fakat onu Allah ile attın.’ şeklinde olmaktadır. Bu ise tecelli makamındadır. Allah Teâlâ bir kula sıfatlarından bir sıfatıyla tecelli edince, tecelli ettiği kul üzerinde bir fiil ortaya çıkar ki, o fiil de tecelli eden sıfata uygun olur. İşte Hz. İsa’nın durumu da böyledir.

Allah Teâlâ ona, ’İhyâ’ sıfatıyla tecelli edince o, Allah’ın izniyle ölüleri diriltiyordu. Allah Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.)’e kudret sıfatıyla tecelli edince, Peygamber Efendimiz attığı zaman o sıfatla atmış oldu ve onun eli de o makamda Cenâb-ı Hak’ın yed(-i kudret)i oldu. Aynı şekilde hakikat üzerindeki örtü;

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ

’Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın yed(-i kudret)i onların ellerinin üzerindedir.’10 ayetinde de kaldırılmıştır.

Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerde de görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak insana, dağa, ağaca ve bütün mahlûkata tecelli etmektedir. Mektûbât’ta İmâm-ı Rabbânî’nin bahsettiği şekilde kadınlara da ’Zâhir’ sıfatıyla tecellisinde dinen yadırganacak bir durumun olamayacağı açıktır. Zaten bu tecellileri avam idrak edemez, onları ehlullah basiretleriyle bilirler. O halde kadınlara meyli, Cenâb-ı Hak’ın Zahir sıfatını onların üzerinde görmesi, O’nun Zâhir isminin tecellisine vakıf olmasından kaynaklanmaktadır. İmâm-ı Rabbânî’nin bahsettiği husus bundan ibarettir. Şer-i Şerif’e göre de haram bir husus vuku bulmadıkça kadınlara olan meylinde bir mahzur bulunmamaktadır.

Şeriatın hitabı zahire göredir, dolayısıyla bu tür tecellilere vakıf olma ise, ruhen gerçekleşmektedir ve bedenin herhangi bir fonksiyonu olmamaktadır.

Cenâb-ı Hak sıfatlarıyla eşyada tecelli ettiği gibi sevdiği kullarına rüya âleminde de değişik suretlerde tecelli etmektedir.

Efendimiz (s.a.v.)’in;

’Rabbimi rüyada gördüm.’11

أَتَانِى اللَّيْلَةَ رَبّ۪ى تَبَارَكَ وَتَعَالٰى ف۪ى أَحْسَنِ صُورَةٍ

’Bu gece Rabbim Tebârake ve Teâlâ bana en güzel bir surette geldi.’12 buyurduğu rivayet edilmiştir.

İbn-i Abbâs (r.anhümâ)’nın Peygamberimiz (s.a.v.)’den rivayet ettiği bir hadis de şöyledir:

رَأَيْتُ رَبّ۪ي ف۪ي صُورَةِ شَابٍّ أَمْرَدَ جَعْدٍ

’Rabbimi tüysüz çehreli, kıvırcık saçlı bir genç suretinde gördüm.’13

Aynı şekilde fukahadan bazıları da rüyalarında Cenâb-ı Hakk’ı gördüklerini söylemektedirler. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe’nin: ’Rüyada doksan dokuz kere Rabbu’l-İzze’yi gördüm.’14 dediği rivayet edilmiştir. Daha sonra bir daha görüp yüze tamamladığı da zikredilmektedir.15 Ahmed b. Hanbel de: ’Aziz ve Celil olan Rabbu’l-İzze’yi uykuda (rüyada) gördüm ve: ’Yâ Rabbi! Sana (manen) yaklaşanların kendisiyle yaklaştıkları şeylerin (vesilelerin) en üstünü nedir?’ dedim. ’Yâ Ahmed! Kelâmım (Kur’ân’)dır.’ buyurdu. Bunun üzerine (ben): ’Yâ Rabbi! Anlayarak mı anlamayarak mı?’ dedim. ’Hem anlayarak hem de anlamayarak!’ buyurdu.’16 şeklinde rivayette bulunmuştur.

Aynı şekilde Selef’ten birçok kimseden, bu makamda sözler rivayet edilmiştir. Bu durumlar hiç kimsenin ihtiyarıyla olmadığı gibi bunu insanlara yasaklamak için de hiç bir sebep yoktur. İmam Fahruddîn er-Râzî de ’Esâsu’t-Takdîs’ adlı kitabında: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in (Rabbini) rüyada hususi bir surette görmüş olması caizdir.’17 demektedir. Zaten ulemanın çoğunluğu Cenâb-ı Hakkın keyfiyetsiz, yönsüz ve şekilsiz olarak rüyada görülmesinin caiz olduğuna hükmetmişlerdir.18


Dipnotlar
1 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. Mektub, c.1, s.9, İhlas Vakfı Yay., İstanbul, 2002.
2 Deylemî, el-Firdevs Bime’sûri’l-Hitâb, c.1, s.398, h.no:1611, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1986.
Aynı manayı ifade eden değişik rivayetler için bkz.:
Buhârî, İlm, 49; Müslim, Mukaddime, 3; Sehâvî, el-Mekâsidu’l-Hasene, c.1, s.93, h.no:180, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1979; Hadîs Hayseme b. Süleymân el-Kuraşî el-Etrâbulsî, s.75, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1980; Ukaylî, ed-Duafâu’l-Kebîr, c.4, s.425, h.no:2053, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut; Deylemî, el-Firdevs Bime’sûri’l-Hitâb, c.1, s.45, h.no:111; c.5, s.17, h.no:7312; c.3, s.14, h.no:4017, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1986.
3 el-A’râf, 7/143.
4 el-Kasas, 28/30.
5 Buhârî, Rikâk 38.
6 Buhârî, İsti’zân, 1; Müslim, el-Cennetu Ve Sıfatu Naîmihâ Ve Ehlihâ, 11; el-Birr Ve’s-Sıla Ve’l-Âdâb, 32.
7 İbn-i Battâl, Şerhu Sahîhi’l-Buhâri, c.9, s.7, Mektebetu’r-Ruşd, Riyâd; Kâdî İyâz, İkmâlu’l-Mu’lim Bi-Fevâidi Muslim, c.8, s.89, Dâru’l-Vefâ, Mansûra, 1998; İbn-i Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Bi-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, İsti’zân, Bâb:1, c.11, s.3, h.no:6227, Mektebetu’s-Selefiyye; Kirmânî, el-Buhârî Bi-Şerhi’l-Kirmânî, c.22, s.73, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1937; el-Aynî, Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, c.22, s.229, İdâratu’t-Tabâati’l-Munîriyyeti, Dımeşk; Takiyyu’d-Dîn Ebû Bekr el-Hısnî, Def’u Şubehi Men Şebbehe Ve Temerrade Ve Nesebe Zâlike İle’s-Seyyidi’l-Celîli’l-İmâm Ahmed, s.117, Dâru’r-Râzî, Amman, 2003.
8 el-Enfâl, 8/17.
9 Bkz., Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtihu’l-Gayb, Terc: Heyet, c.11, s.277-278, Akçağ Yay., Ankara, 1995.
10 el-Feth, 48/10.
11 Taberânî, Kebîr, c.25, s.143, h.no:346, Mektebetu’bni Teymiyye, Kahire; İbn-i Ebî Âsım, es-Sünne, Bâb:99, c.1, s.205, h.no:471, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1980.
12 Tirmizî, Tefsîr, 39, Sûratu Sa’d.
13 İbn-i Adiy, el-Kâmil Fi Duafâi’r-Ricâl, c.3, s.49, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut; Beyhakî, el-Esmâu Ve’s-Sıfât, c.2, s.363, h.no:938, Mektebetu’s-Sevadî, Cidde, 1993.
Ulema, bu rivayetteki ’görme’nin yeri hakkında şu iki izahı yapmıştır:
1- Görme, rüyada gerçekleşmiştir.
2- Görme yakaza halinde olmuştur, fakat tecelli-i sûrî şeklinde gerçekleşmiştir. (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, Mektebetu’l-Kudsî, Kahire h. 1351, c. I, s. 436, h.no:1409)
14 Ali el-Kârî, Minehu’r-Ravdi’l-Ezher Fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, s.356, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut, 1998; İbn-i Âbidîn, Raddu’l-Muhtâr Ale’d-Durri’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr, c.1, s.144, Dâru Âlemi’l-Kutub, Riyad, 2003.
15 Ali el-Kârî, Minehu’r-Ravdi’l-Ezher Fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, s.356, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut, 1998; İbn-i Âbidîn, Raddu’l-Muhtâr Ale’d-Durri’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr, c.1, s.144, Dâru Âlemi’l-Kutub, Riyad, 2003.
16 Hallâl, el-Emâlî -el-Mecâlisu’l-Aşra-, s.50, h.no:50, Dâru’s-Sahâbe, Tanta, 1990; İbnu’l-Cevzî, Menâkıbu’l-İmâm Ahmed b. Hanbel, Bâb:91, s.583, Dâru Hicr, h.1409
17 Fahruddîn er-Râzî, Esâsu’t-Takdîs Fî İlmi’l-Kelâm, el-Faslu’l-Evvel Fî İsbâti’s-Sûra, s.111, Matbaatu Kurdistâni’l-İlmiyye, Mısır, h.1328.
18 Ali el-Kârî, Minehu’r-Ravdi’l-Ezher Fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, s.356-357, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut, 1998.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.