Özlenen Rehber Dergisi

40.Sayı

Kıblenin Hakikati, Hayırda Yarış ve Allah'ın Kudreti - İ

Âlemleri yaratan, bizleri yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamdlerin en güzeli; O’nun Habîbi ve Edîbi Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’e, ashâbına, ezvâcına, evlâdına, ona tâbî olanlara, ehl-i beytine, annesine ve babasına dünya ve âhirette yaratılan her şeyin adedince tahiyye ve selâmların en üstünü olsun! Âmîn!

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’deki bir âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki:

“Herkesin yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah (c.c.) sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah (c.c.) her şeye kadirdir.”(1)

KIBLE

Bu âyet-i kerîmenin başına baktığımızda Cenâb-ı Hakk:“Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır.” buyuruyor. Bu âyet-i kerîmenin ledünnî tefsîrine, âyetin bu kısmı ile başlayacağız. Tabiî ki bu, Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği kuvvet ve bilgi dairesinde olacaktır. Hidayet ve muvaffakiyet Allah’tan, kusurlar da nefsimizdendir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde bu konuya ışık tutacak şekilde şöyle buyuruyor: “Cenâb-ı Hakk yarattığı bütün mahlûkatın hayatını kendi zikrine bağlamıştır.”(2)

İnsanlar, melekler, cinler, hayvanlar ve bütün mahlûkat bu hadisin kapsamına giriyorlar. İnsanlar iki kısımdırlar:

a) Allah (c.c.)’ya iman eden mü’minler,

b) Allah (c.c.)’ya iman etmeyen kâfirler.

Mü’minler, bilerek ve severek, kendi ihtiyarları ve istekleriyle Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) zikrederler. Bununla beraber bütün mahlûkat gibi gayri ihtiyarî olarak da Allah’ı zikrederler. Ayrıca ibadet ve itaatlerini ömürlerinin sonuna kadar sürdürürler.

Kâfirlere gelince; onlar Cenâb-ı Hakk’a inanmayıp gayri ihtiyârî olarak Allah’ı ömürlerinin son nefesine kadar mecbûren zikir ederler. Çünkü her nefes alış verişlerinde “H” harfini çıkarırlar. “H” harfi ise lafza-i celâlin en son harfidir. Bu “H” harfi ise Esmâü’l-Hüsnâ’dan “Hû”, ”Hakk” ve “Hayy” esmâlarına uğrar ve “Hayy” esmâsının tesîrinde kalarak Allah’ı zikrettirir. Zaten bütün canlılar ve zîruh (ruh sahibi) varlıklar, “Hayy” esmâsının sırlarından ve nurlarından istifâde ederek hayatlarını idâme ettirirler.

Cenâb-ı Hakk da Hadîd, Haşr, Saff, Cumâ, Teğâbun sûrelerinin ilk âyetlerinde ve Kur’ân’ın diğer bâzı âyetlerinde ve İsrâ sûresi 44. âyetinde; “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey Allah’ı tespih eder. O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tespihini anlamazsınız. O, Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” buyuruyor.

Görüldüğü üzere bütün mahlûkat, Allah’ı gayri ihtiyarî olarak, mecburen zikrederler. Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerîmesinde; “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(4) buyurarak bu minval üzere mü’min, kâfir vs. herkese zorunlu olarak kendisini tespih ettirmekte ve üstte zikredilen hadîs-i şerîfte açıklandığı üzere bunların hayatlarını kendi zikrine bağlamaktadır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk; “Siz başıboş yaratıldığınızı mı zannettiniz!”(5) buyurmuştur.

Meleklere gelince, onlar ise; Cenâb-ı Hakk kendilerini yarattığı zaman kendilerine takdir edilen hayatın her anında durmaksızın, bıkmaksızın ve yorulmaksızın Allah’ı (c.c.) tespih ederler. Zaten meleklerde isyan söz konusu değildir.(6)

Cinler ise, insanlar gibi mükelleftirler. Onların bir kısmı Allah (c.c.) ve Rasûlü’ne iman etmiş, bir kısmı iman etmemiştir. Onlar da insanlar gibi doğar, yaşar ve hayatlarını idame ettirip ölürler. Onlar ruhanî varlık oldukları için dünyada biz onları göremiyoruz. Âhiret hayatında ise onlar bizi göremeyecektir. Çünkü insanlar cinden daha lâtif olacaklardır. Efendimiz (s.a.v.) hadîs-i şerîflerinde; “Hayvanlara gelince, Allah Teâlâ onlar için de belli bir zikir adedi takdir etmiştir. O adet bitince otomatik olarak ölürler.”(7)

Allah Teâlâ, insanlara merhameten, birer hatırlatıcı olan peygamberleri gönderdi ve o peygamberler de onlara gidecekleri yönü, yönelecek kıbleyi tekrar tekrar tarif ettiler. Fakat insanların bir kısmı, peygamberlerinden sonra gösterilen yönü değiştirdiler. İncil, Zebur ve Tevrat’ı tahrif ederek hükümlerini değiştirdiler. Böylece onlar da yönlerini değiştirmek suretiyle şirk bataklıklarına saplandılar. Peygamberlerine uymayan diğer grup insanlar da kendi nefis ve şeytanlarına uyarak çeşitli yönlere yöneldiler.

Başta anlatılan hadîs-i şerîf hükmünce; Cenâb-ı Hakk tüm mahlûkatın hayatını kendi zikrine bağlamıştır. Bundan anlıyoruz ki, bütün mahlûkatın içinde tapma ve secde eğilimi vardır. İşte peygamberi kabul etmeyip tâbi olmayanların hepsi de çeşitli yönlerde ve şekillerde şirke saplanmışlardır. Bunların bazıları putlara, bazıları ineğe, bazıları ateşe, güneşe, yıldızlara, yılanlara ve kurtlara tapmışlardır. İşte bu mahlûkları ilâh diye kabul ederek ayrı ayrı yönlere dönmüşlerdir. Hiç biri de diğerlerinin yönüne dönmezler. Herkes saplandığı şirk bataklığında bocalar durur.

Yukarıda görüldüğü üzere iman dairesi dışında kalanlar, insanların yöneldiği kıblelerini Rabb ittihaz ederek onlara tapmaktadırlar. Yani bir Hindu, ineği kendisine kıble yapmışsa onun secdesi yine ineğedir. Kıblesi inek ve kendisine Rabb olarak kabul ettiği de yine o inektir. Öteki şirk çeşitlerine batan ekoller de bunun gibidir. Meselâ; göğe tapan Şamanistler de öyledirler.

Ama Müslümanlara gelince onlar, Rabb ittihaz ederek kıbleleri olan Kâbe’ye secde etmezler. Çünkü onlar bilirler ki, Kâbe-i Muazzama insanların inşa etmiş olduğu taş ve topraktan bir mahlûktur. Onlar bu mahlûka değil de bütün mahlûkları, âlemleri yoktan var eden Vâhidü’l-Ehad olan Allah Zülcelâl Hazretleri’ne secde ederler. Mü’minlerin Allah’a olan bu secdeleri ve emirlerine itaat etmeleri, Allah’ı çok sevip inandıklarındandır.

İşte mü’minlerin yöneldikleri kıblenin bâtınî manasında şu âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, İslâm’ın bütün inanç esasları, ibâdetleri ve ahlâk nizâmı vardır. “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik o (kimsenin iyiliği)dir ki; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında bulunanlara infak etti; namaz kıldı, zekâtı verdi. Anlaşma yaptıkları zaman anlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır. (Allah’ın azabından) korunanlar da onlardır.”(8)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Kâbe-i Muazzama’ya her gün yüz yirmi rahmet iner. Bunun 60’ı Kâbe’yi tavâf edene, 40’ı namaz kılana, 20’si de Kâbe’ye bakana verilir.”(9)

Nasıl ki bizim kıblemiz Kâbe olup da secdemiz yalnız Allah’a ise, meleklerin de öyledir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk meleklere: “Âdem’e secde edin.”(10) diye emir buyurduğunda Hz. Âdem (a.s.) meleklerin kıblesi olmuştur. Ama meleklerin de secdesi Hz. Âdem (a.s.)’a değil, yalnız Allah Teâlâ’yadır. Burada meleklerin kıblesi, kâbesi Hz. Âdem (a.s.); tapmaları ise Cenâb-ı Hakk’adır.

Kâfirler mabutlarına taptıkları için zamanla onları sevmeye başlarlar. Bu sevgi, mü’minlerin Allah’ı sevdikleri sevgi gibi değildir. İşte Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a eş ilâhlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır.”(11)

Dünya hayatında iken gerek mü’minler, gerekse kâfirler taptıkları ve sevdikleri ilâha bağlanıp çeşitli şekillerde ona iman ve itaat ederler. Mü’minler, Allah ve Rasûlü’ne göre hareket ederler. Aslında bunlar her ne kadar çeşitli mahlûklara tapsalar da küfür ve şirk yönünden birdirler. Zaten Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde de; “Küfür tek millettir.” diye buyurmuşlardır.

Ama âhirette onlar da gerçeği göreceklerdir. Zira Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde; “İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda iki taraf da) azâbı görmüştür. Nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.”(12)

Hatta bazı insanlar, bir kısım insanların tesirinde kalarak küfürde ısrar ederler; fakat hesap günü bunlara açıktan vâkıf olup: “Keşke biz onlarla arkadaş olmasaydık!” diyeceklerdir. Nitekim Cenâb-ı Hakk da şöyle buyurmaktadır: “O gün zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o Peygamber’le birlikte yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke filancayı (batıl yolcusunu) dost edinmeseydim.”(13)

Bazıları da, Bakara sûresi 167. âyette geçtiği üzere; “Keşke bizler dünyâya dönsek de Allah‘a itâat etsek.” diyeceklerdir. Fakat artık iş işten geçmiştir. Cenâb-ı Hakk da âyet-i kerîmesinde: “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah keşke dünyâya bir daha geri gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durduğu gibi, biz de onlardan uzak dursaydık. Böylece Allah (c.c.) onlara amellerini pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkarılmazlar.”(14) buyurmaktadır.

* Dergimizin bu sayısında 1. bölümünü yayınladığımız Abdullah Fârukî EL-MÜCEDDİDÎ (k.s.)’nun bu makalesi Özlenen Fark Dergisi 26. sayısından (sayfa 3-5) iktibas edilmiştir.

Kaynakça:

1. el-Bakara, 2/148.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned.
3. el-İsrâ, 17/44.
4. ez-Zâriyât, 51/148.
5. el-Kıyâme, 75/36.
6. Bkz., el-Enbiyâ, 21/19-20.
7. Gümüşhânevî, Râmûz el-Ehâdis, c. I, h.no: 2.
8. el-Bakara, 2/177.
9. Geylânî, Gunyetü’t-Tâlibîn, s. 327.
10. el-Bakara, 2/34.
11. el-Bakara, 2/165.
12. el-Bakara 2/166.
13. el-Furkân, 25/27-28.
14. el-Bakara, 2/167.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • Ahmet ATALAY

    Ben hep merak ederdim C.Hakk kendi zatını yarattığı her şeye zikrettiriyor ama inanmayan insan nası zikrediyor diye elh. bunu d öğrendik Rabbim Bizleri her konuda Gökteki kandiller misali aydınlatan O güzel Dostlarından bizi iki cihanda da uzak etmesin Vesselamü ala men ittebeal Hüda

  • TUNA DİNÇ

    çok güzel olmuş.Teşekkür ederim.

2 kişi yorum yazdı.