Özlenen Rehber Dergisi

146.Sayı

İsra ve Miraç Mucizesi

Murat SÜTÇÜ Özlenen Rehber Dergisi 146. Sayı
İsra ve Miracın Anlamı
İsra ve Miraç mucizesi, ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin temel umdelerinden biridir.
İsra lügatte, gece yürüyüşü demektir. Miraç ise lügatte, yükseğe çıkmak ve merdiven manalarına gelir. İslâm ıstılahında ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürütülmesi hadisesine ’İsra’, oradan da yüce makamlara çıkartılması hadisesine miraç denilmektedir.

İsra ve Miracın Vakti
Âlimler, âyetteki bu gecenin hangi gece olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hicretten 5, 3, 1, 1,5 yıl önce olduğu hususunda görüşler vardır. Ancak Hicret’ten bir yıl veya bir buçuk yıl önceki bir gece olduğu görüşü daha kuvvetlidir.
Nevevî, ’Fetava’da İsra’nın ’Rebiyülevvel’ ayında vaki olduğunu söylerken, ’Müslim Şerhi’nde Kadı İyaz’a uyarak, İsra’nın ’Rebiyülâhır’ ayında vuku bulduğunu söylemiştir. Receb ayında vuku bulduğu da öne sürülmüştür. Bazıları ’Ramazan’, bazıları ’Şevval’ ayında vuku bulduğunu söylemişlerdir. İbn-i Mulakkin’in Vakidi’nin rivayetinden naklettiğine göre, ayın 27. gecesinde vuku bulmuştur.

Miracın Hikmeti
Allah (c.c.), mekân ve zamandan münezzeh ve cismaniyetten beri olduğundan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in semalara çıkarılması; (haşa) Allah ile yüce bir makamda buluşup şereflenmesi değildir. Böyle bir inanç yanlıştır.

Ancak, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in böyle yüce bir makama çıkarılması; mücerret melekût-i ilâhiyeyi temaşa etmek, birtakım hakikat ve sırlara muttali olmak ve kendisine has müstesna bir atıfet-i sübhaniyeye mazhar olmak hikmetine dayalıdır. (Ö. Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, s.235)

Miraçla, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize birçok şeyler gösterilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Burak’a bindirilmesi, Mescid-i Aksa’yı görmesi, burada peygamberlerin temessül etmesi, nebilerin makamlarını görmesi, her biriyle konuşması, cennet ve cehennemin hallerini görmesi, Sidre’yi geçip ihsan-ı ilahiyeden nice hayret verici şeyleri müşahede etmesi. Ayrıca Miraç hadisesiyle imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edilmiştir. (Tefsir-i Allame Ebu’s Suud, ’Tefsir-i Kebir’in kenarında’, c.5, s.544)

’...(Ve bu gece yolculuğunu) O’na (O Peygambere), ayetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık)...’ (el-İsrâ, 17/1) ayetini izah ederken Fahruddin-i Razi Tefsir-i Kebir’inde şu hususları sıralamaktadır:

1- Cennetin mükâfatları çok büyük, Cehennemin ateşi ise pek şiddetlidir. Allah (c.c.) dünyada iken Rasûlü’ne (s.a.v.) bunları gösterdi ki, kıyamet günü bunları ilk görüşü olmasın ve kıyamet günü kalbi cennetin rağbeti, cehennemin dehşeti ile meşgul bulunmasın. Ancak kalbi şefaatle meşgul olsun.

2- Rasûlullah (s.a.v.)’in Miraç gecesi Peygamberleri ve melekleri müşahedesi, hem kendisinin, hem de onların yükselmelerinin sebebidir.

3- Peygamberimiz, semavatın, Arş ve Kürsü’nün hallerini müşahede edince, bu âlemin ahvali ve korkuları onun gözünde küçülür. Bu itibarla, Allah yoluna daveti ve İslam davasına çalışması, kalbinde daha da kuvvetlenir. Allah’ın düşmanlarına iltifatı kalmaz. Bütün zorluklara rağmen, cihatta sebatı sonsuz olur.

İsra ve Miracı İnkar Etmenin Hükmü
Meşhur âlim Aliyyü’l-Kârî ve Allâme-i Sâni Saadettin Teftezânî (rh.aleyhimâ) bu hususta şöyle demektedir: ’Miracın Mekke’den Mescid-i Aksa’ya kadarki kısmı Kitap (yani Kur’an’)la sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa’dan semaya kadarki kısmı meşhur hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bidatçi olur. Semadan cennete, Arş’a ve mavera-i âleme çıkış ise haber-i âhâd ile sabittir. Bunu inkâr eden ise hata etmiş olur.’ (Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Emâlî, s.20; Teftezânî, Şerhu’l-Akâid, s.174)

Miraç Ruhla mı Yoksa Bedenle mi Olmuştur?
Miracın vukuu hakkında selef ve halef ittifak etmişlerdir. Miracın keyfiyeti, yani ne şekilde olduğu hususunda ise selef ve halefin ekserisi ile cumhur-u ulema, Miracın ruh ve cesetle olduğunu kabul etmişler ve hususta kuvvetli deliller getirmişlerdir.
Miracın ruh ile olduğuna delalet eden haberler var ise de Fatih Sultan Mehmed’in hocalarından âlim Hızır Bey’in, Akait Manzumesi (Beyit 56’da)’nde ’Miraç, birkaç defa vuku bulmuştur.’ dediği gibi Peygamberimizin miracı bir kere değildir. Ruhani olarak, nice kereler vaki olmuştur. Cismani olarak ise bir kere vuku bulmuştur ki, İsra suresindeki ayetin delalet ettiği İsra ve Miraç budur.

Miracın uyanıkken ruh ve beden ile birlikte olduğuna dair delillerden bazıları şunlardır:

1- Kulluk Sadece Ruh ile Olmaz
Allah Teâlâ’nın İsra hakkında indirdiği ayete bir bakalım:
’Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.’ (el-İsrâ, 17/1)
Ayet-i kerimede özellikle ’abd/kul’ kelimesinin seçilmesi boşuna değildir. Kulluk, ruhun canlı tuttuğu beden ile yapılır. Yani ruh tek başına ’abd/kul’ sayılmadığı gibi ruhun alınmasıyla kulluk vazifesi de bitmiş olur. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın ’kul’ kelimesini özellikle kullanması bu mucizenin ruh ve beden ile beraber olduğuna ayeti kerimenin işaret ettiği bir delildir.

2- Rüya Olsaydı Kâfirler Endişelenmezdi
Bütün İslam tarihi kitaplarında Peygamber Efendimizin İsra ve Miraç mucizesinden sonra kâfirlerin itiraz ettikleri sahih senetlerle ortaya konulmuştur. Peygamberimizin bir gecede Mescid-i Aksa’ya gidip geldiğini duyan kâfirler şiddetle karşı çıkmış ve bunun ispatı için delil bile istemişlerdir.

Eğer Peygamber Efendimiz bu mucizenin rüyada olmuş olduğunu söyleseydi (ki böyle bir kayıt yok) kâfirler hiçbir şekilde itiraz etmezlerdi. Çünkü rüyada her şey mümkün olabilmektedir. ’Bir rüya’ deyip gülüp geçerlerdi. Ama öyle olmadı. Peygamber Efendimizden o zamanki Mescid-i Aksa’nın tarifini bile istemişlerdir. Hatta bu olay, Peygamberimizi (s.a.v.) tasdikinden dolayı hazreti Ebu Bekir (r.a.)’a ’sıddîk’ lakabını kazandırmıştır.

Bu gün İsra ve Miraç mucizesini inkâr edenlerin o günkü kâfirlerin inkârından bir farkı yoktur. Onlar Peygamberimizi yalanlamak için bunu yapıyorlardı, bu günün kâfirleri ise Peygamberimizin mucizelerini ve faziletlerini inkâr etmek için yapıyorlar.

3- İsra Âyetinin ’Sübhân’ Kelimesiyle Başlaması
Ayetteki ’tesbih ve taaccüb’ ancak önemli durumlarda olur. Şayet bu hadise uykuda ya da ruhla vuku bulsaydı bu o kadar önemli bir durum sayılmazdı.

4- Zahir Ancak Delille Terk Edilir
Zahir ve hakikat terk edilerek tevil yoluna, ancak nassın zahir ve hakikati üzere kabul edilmesinin imkânsız olması halinde gidilebilir.

5- Bu Olay Mucizedir
Bu olay Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir. Şayet bu olay uykuda iken gerçekleşmiş olsaydı, bunda bir alâmet ve bir mucize olacak taraf olmazdı.

Mescid-i Aksâ Neresidir?
Mucizeyi inkâr etmek isteyen bazı cahiller, Mescid-i Aksa hakkında: ’Burası; Mekke’nin en uzak köşesindeki bir mescittir. Zira o zaman Kudüs’te, Mescid-i Aksa adıyla bilinen maruf bir mescit yoktu. Hz. Ömer kendi döneminde Kudüs fethedilince oraya bir mescit yaptı.’ demekte ve mü’minlerin zihnini bulandırmaya çalışmaktadır.
Peki, hakikat, gerçekten onların dediği gibi midir? Elbette ki hayır!
Zira selef ve halef âlimlerin tümü, bu âyette zikredilen ’Mescid-i Aksâ’dan Kudüs’te bulunan ’Beyt-i Makdis’in kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim İsrâ hadisinde de: "Burak’a bindim, Beyt-i Makdis’e vardım.’ (Müslim, Îmân, 76) diye geçmiştir.

Kudüs’te o dönem ’Süleyman Mabedi’ isminde bir ibadethane vardı. İşte Mescid-i Aksâ, bu mabedin bulunduğu yerde inşa edilmiştir. Mescid-i Aksâ, ’En uzak mescit’ anlamına gelir. Mescid-i Aksâ’ya bu ismin verilmesi, Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunması yüzündendir. Bazı âlimlere göre, onun arkasında daha başka bir ibadet yeri olmadığı için ’en uzak mescit’ denilmiştir. Bazıları ise el-Aksa ile, kir ve habis şeylerden en çok uzak bulunan yer anlamının kastedildiğini iddia etmişlerdir.

Mescid-i Aksâ’ya "İliya" veya günahlardan temizlenme yeri anlamında "Beyt-i Makdis" yahut "Beyt-i Mukaddes" adı da verilmiştir. Beyt-i Makdis, İbranice "bethammikdaş" kelimesinden alınan ilhamla kullanılmış olup "Mabed" anlamına gelir ve bununla Hz. Süleyman’ın mabedi kastedilir. (ez-Zerkeşî, İ’lâmü’s-Sâcid, s.277, Kahire, 1397)

Mucizeyi İnkârın Sonu
İlahiyat ortamlarında Mutezilî fikirleri yayarak sapık görüşler ortaya atan: ’Akla uyan hadisler sahihtir, uymayanlar ise uydurmadır.’ diyecek kadar ileri giden âlim görünüşlü cahiller bilmedirler ki; her hadis akla uyacak, diye bir kaide yoktur.
Zira âyetlerde dahi aklın izah getiremediği birçok mucizeden, olağanüstü olaydan bahsedilmektedir. Nitekim İbrahim (a.s.)’ın Nemrut’un yakmış olduğu ateşte yanmaması; Ashab-ı Kehf’in bir mağarada üç yüz küsur sene uyutulması, uyandıklarında ise hâlâ genç olmaları; İsa (a.s.)’ın babasız olarak dünyaya gelmesi vs. bunlardan sadece birkaçıdır. Bu âyetleri dahi akılla izah etmeye çalışanların var olması, ümmet-i Muhammed’in ne kadar büyük bir tehlikeyle karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.
Kur’an’la sabit olan İsra’nın, ay’ın yarılması hadisesinin ve diğer mucizelerin akıl yoluyla tevil edilerek dolaylı yoldan inkâr edilmesi insanı küfre götüren tehlikeli bir yoldur.

İnsanı, mucizeyi inkâr etmeye iten sebeplerin başında ’her şeyde aklı ön planda tutan düşünce’ gelmektedir. Hâlbuki akıl, hiçbir zaman doğruyu bulmada tek başına yeterli değildir. Daima Kur’an ve Sünnet’in ışığına ihtiyacı vardır.
Şunu da belirtmek gerekir ki; Kur’an’da ve Sünnet’te akla zıt olan hiçbir şey yoktur, bilakis aklı aşan şeyler vardır. Biz sadece bunlara iman etmekle mükellefiz.

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.), mucize konusuna, hiçbir zaman bugün baktığı gibi şaşı bakmadı. Mucizeyi inkâr etme hastalığının Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bizim inkârcılar ise bu hususta onları taklit ediyorlar. Nitekim şu hadiste bunun meydana geleceği çok açık haber verilmiştir:

Ebû Saîd (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ’Kendinizden önceki (millet)lerin yollarına karışı karışına, arşını arşınına mutlaka uyacaksınız! O (dereceye) kadar ki, (onlar) keler deliğine girseler, siz de mutlaka ona gireceksiniz!’ (Biz): ’Yâ Rasûlallah! (Önceki milletler) Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?’ dedik. (Rasûlullah): ’(Onlardan başka) kim olacak?’ buyurdu. (Buhârî, Ehâdîsu’l-Enbiyâ, 50)
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.